İttihatçı gelenekten Demokratik Cumhuriyet’e 2026-07-12 09:04:27   "Bugün tartışılan demokratik çözüm meselesi yalnızca Kürt meselesinin çözümü değil, Türkiye’nin kendi geleceğini hangi değerler üzerine inşa edeceğine ilişkin tarihsel bir tercihtir."   Wenda Dursend   Bir devlet yalnızca kurumlarıyla değil, taşıdığı tarihsel mirasla da geleceğini belirler. Geçmişiyle yüzleşmediği sürece aynı siyasal refleksleri farklı biçimlerde yeniden üretir. Bu nedenle Türkiye’nin ikinci yüzyılına girerken tartışılması gereken esas mesele, cumhuriyet demokratik bir zihniyetle yeniden mi kurulacak, yoksa mevcut devlet aklı yalnızca çağın koşullarına uyarlanarak varlığını mı sürdürecek?   Osmanlı Devleti’nin son dönemine damga vuran İttihat ve Terakki yönetimi; merkeziyetçi devlet anlayışı, güvenlik eksenli siyaset ve farklı kimliklere yönelik sert politikalarıyla Türkiye siyasal tarihinin zihni arka planı oldu. 1915’te yaşanan Ermeni Soykırımı'nın devlet-toplum ilişkilerinde derin kırılmalar yarattığı ve sonraki siyasal kültür üzerinde güçlü etkiler bıraktığı inkâr edilemez.   Bu çerçevede, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren ulus-devlet inşasının tekçi karakteri, farklı kimliklerin ret, inkâr ve kırım siyaseti, Cumhuriyet'in iç krizlerini üretti. Özellikle Kürt meselesi, bu tarihsel sürekliliğin en görünür alanlarından biridir. Her ne kadar resmî söylem bunu bir ulusal güvenlik sorunu olarak tanımlasa da bu süreç; inkâr, asimilasyon ve demokratik hakların reddi temelinde şekillenen yapısal bir devlet politikası olarak gelişti. Bu nedenle Cumhuriyet’in ilk yüzyılının son büyük siyasal aktörü olan AKP iktidarı da bugün yalnızca kendi uygulamalarıyla değil, hangi tarihsel çizginin devamı olduğu sorusuyla birlikte değerlendirilmelidir. İktidarının ilk yıllarında Avrupa Birliği reformları, çözüm süreci ve demokratikleşme söylemleriyle farklı bir yönelim ortaya koyan AKP, sonraki yıllarda ise özellikle güvenlikçi politikaların belirginleşmesi, ifade özgürlüğü, yerel demokrasi ve Kürt meselesine yaklaşımındaki bu değişim, yalnızca bir hükümet tercihi değil, Cumhuriyet’in kuruluşundan beri devam eden devlet aklının yeniden tahkim edilmesi olarak okunabilir. Değişen hükümetler olsa da değişmeyen esas olgu, merkeziyetçi ulus-devlet paradigmasının kendisidir. İttihat ve Terakki’den Cumhuriyet’e, oradan günümüz iktidarlarına uzanan çizgide farklı dönemlerin farklı araçlar kullandığı, ancak temel zihniyetin büyük ölçüde süreklilik gösterdiği ortadadır.   Bugün Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı tam da bu tarihsel kavşağın üzerinde yükselmektedir. Önümüzde iki farklı siyasal yönelim bulunduğu ileri sürülebilir. Birincisi, geçmişten devralınan güvenlik merkezli devlet anlayışını yeni koşullara uyarlayarak sürdürmek; ikincisi ise tarihsel travmalarla yüzleşen, çoğulculuğu esas alan, farklı kimlikleri, inançları ve kültürleri anayasal güvence altına alan demokratik bir cumhuriyet inşa etmektir. Bu noktada Demokratik Cumhuriyet paradigması, toplumsal barışın temel koşulu olmaktadır. Bu yaklaşıma göre gerçek güvenlik, askerî ya da idari tedbirlerle değil; halkların eşit yurttaşlık temelinde özgürce yaşayabildiği demokratik bir siyasal düzenin kurulmasıyla mümkündür. Böyle bir dönüşüm gerçekleşmediği sürece, geçmişten devralınan çatışma dinamiklerinin farklı biçimlerde yeniden üretileceği bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır. Gelinen aşamada Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında temel soru, iktidarın kim olacağı değildir. Bu noktada AKP iktidarı tarihsel bir sınavla karşı karşıyadır.   Bugün Kürt meselesi etrafında yürüyen güncel çözüm arayışları da devletin hangi zihniyetle hareket edeceğini göstermesi bakımından önemli bir sınav niteliği taşımaktadır.   27 Şubat tarihli çağrıdan sonra PKK’nin kendi örgütsel fesih kongresi ve silah yakma gibi somut pratiklerine karşı devleti temsilen iktidarın demokratikleşme yönünde toplumsal beklentileri karşılayacak yasal adımların henüz atılmamış olması, sürecin gidişatına yönelik kuşkular yaratmaktadır. Çözümün yalnızca diyalog kanallarının açık tutulmasıyla değil, hukuki ve siyasal zeminin güçlendirilmesiyle mümkün olacağı yönündeki beklenti, geçen zamana karşın büyük ölçüde karşılıksız kalmıştır.   Bu nedenle kamuoyunda giderek güçlenen değerlendirmelerden biri, mevcut yaklaşımın demokratik çözümü kurumsallaştırmaktan çok, bölgesel gelişmeler, değişen jeopolitik dengeler ve iç siyasal hesaplar doğrultusunda süreci zamana yaymayı öncelediği yönündedir. Özellikle Meclis gündemine taşınacağı ifade edilen düzenlemelerin kapsamına ilişkin tartışmaların, demokratik siyasal alanı genişletmek yerine daha çok bireysel pişmanlık eksenli bir çerçeve etrafında şekillendiği yönündeki eleştiriler, çözüm iradesine ilişkin soru işaretlerini artırmaktadır. Bu bağlamda temel mesele, iktidarın demokratik çözümü tarihsel bir toplumsal dönüşüm olarak mı gördüğü, yoksa kendi siyasal varlığını ve iktidarını yeniden tahkim edecek taktiksel bir süreç olarak mı değerlendirdiğidir? Eğer süreç, demokratikleşmeyi derinleştiren yapısal reformlar yerine zamana yayılan müzakere trafiğiyle sınırlı tutulursa, bu durum toplumda güven duygusunu zayıflatacak; çözüme dair umutların yerini yeniden kuşku ve tedirginlik alacaktır. Böylesi bir tablo, yalnızca çözüm sürecinin geleceğine ilişkin belirsizlik yaratmaz; aynı zamanda güvenlik merkezli siyaset anlayışının farklı araçlarla yeniden üretildiği yönündeki değerlendirmeleri de güçlendirir. Demokratik siyaset alanının genişletilmediği, hukuki güvencelerin oluşturulmadığı ve toplumsal barışı kalıcılaştıracak adımların atılmadığı her gecikme, geçmişte yaşanan çatışmalı dönemlerin yeniden üretilme ihtimaline dair kaygıları beslemektedir. Bu nedenle bugün asıl ihtiyaç duyulan şey, zamana yayılan belirsizlik değil; topluma güven verecek açık, şeffaf ve somut demokratikleşme adımlarıdır.   AKP iktidarı gerçekten demokratik çözüm yönünde irade ortaya koyarak Türkiye’nin demokratikleşmesini mi sağlayacaktır? Yoksa bölgesel savaşlar, küresel güç dengeleri ve değişen jeopolitik koşulları gözeterek süreci zamana yaymayı, mevcut politikaları farklı araçlarla sürdürmeyi mi tercih edecektir? Bu, Türkiye’nin geleceğinin de temel sorusudur. Esas olan devletin hangi tarihsel hafızayla yoluna devam edeceğidir. İttihat ve Terakki’den bugüne uzanan güvenlik merkezli devlet geleneği mi yeniden üretilecek; yoksa tarihsel yüzleşme, demokratik siyaset ve çoğulculuk temelinde yeni bir toplumsal sözleşme mi kurulacaktır?   Türkiye ya demokratikleşerek bütün halkların ve inançların ortak geleceğini birlikte kuracak, tarihsel yaralarını demokratik siyasetle onarmaya çalışacaktır; ya da güvenlikçi ve inkâr eksenli politikaların yarattığı kısır döngüyü sürdürerek yeni krizlerle karşı karşıya kalacaktır.   Bugün tartışılan demokratik çözüm meselesi, tam da bu nedenle yalnızca Kürt meselesinin çözümü değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin kendi geleceğini hangi değerler üzerine inşa edeceğine ilişkin tarihsel bir tercihtir. İkinci yüzyılın nasıl anılacağını belirleyecek olan da bu tercihin ta kendisi olacaktır.