'Taşların hala anlatacak hikayeleri var' 2026-10-03 09:06:25   Neslihan Kardaş   ŞIRNEX - Yayımlanan “Yıkıntılar Arasında Yükselen Uygarlıklar-Mezopotamya” kitabına dair konuşan Eylül İmuk, “Tarihin hala bizimle yaşadığını, mimarinin hala anlatacağı hikayeleri olduğunu, taşların hala bir masalının olduğu var bu kitapta” dedi.   Binlerce yıl boyunca sayısız uygarlığın doğup büyüdüğü, savaşların, yıkımların ve yeniden kuruluşların izlerini taşıyan Mezopotamya, tarih boyunca yalnızca yıkılanların değil, küllerinden yeniden yükselenlerin de coğrafyası oldu. Fırat ve Dicle nehirleri arasında şekillenen yaşam, kentleri, dilleri, inançları, kültürleri ve toplumsal hafızayı var ederek, insanlık tarihinin en önemli duraklarından birini oluşturdu. Aram Yayınları tarafından yayımlanan “Yıkıntılar Arasında Yükselen Uygarlıklar-Mezopotamya” kitabı, bu kadim coğrafyanın yıkıntıları arasında filizlenen uygarlıkları anlatıyor.   Kitabın yazarı Eylül İmuk, kitabın içeriğini ve amacını anlattı.    Eylül İmuk kimdir?   Eylül İmuk, 1996 yılında İzmir'in Güzelbahçe ilçesinde doğduğunu ve Kürdistan'da 1990'lı yıllarda yaşatılan zorunlu göçlerden kaynaklı ailesi ile İzmir’e göç ettiğini anlattı. “Yine devletin uyguladığı politikalardan kaynaklı İzmir-Manisa arasında bir göç hikayemiz var. 97'lerde Adana'ya göç ettik. İlkokul, ortaokul, liseyi orada okudum. Daha sonra 2015 tarihlerinde Erzurum Atatürk Üniversitesi Sanat Tarihi bölümü okudum. 2021 yılında Mersin Üniversitesi bünyesinde Sanat Tarihi İslam Sanatları bölümünden mezun oldum. Mezuniyetten sonra Sanat Tarihi Bilim Uzmanı unvanı aldım.    Onunla beraber çalışmalarımı arkeolojik kazılarda uzun yıllarca yürüttüm. Tabii bu okumaları yürütürken saha çalışmalarının verilerini de topluyordum. Çünkü bir gün Mezopotamya'ya duyduğum inancı, kendi topraklarıma, kendi köklerime dönebileceğim hayali vardı ve dönerken de yazabileceğim, kaleme alabileceğim, yok sayılmış, sömürülmüş asimilasyona uğratılmış bir gerçeği ortaya çıkarmak için çabam vardı. Verilerimi bu anlamda güçlü bir şekilde topluyordum. Bugün Şirnex'tayım. 2024 yerel seçimlerinde İl Genel Meclis Üyeliği 'ne seçildim. Hemen ardından İl Genel Meclis Eşbaşkanlığı yürüttüm. Hala DEM Partide İl Genel Meclisi Eşbaşkanlığı'nı yürütüyorum” dedi.   ‘Tarihte büyük bir boşluk vardı’   Eylül İmuk, “Yıkıntılar Arasında Yükselen Uygarlıklar-Mezopotamya” kitabını yazma fikrinden bahsederken, hem özüne hem köklerine hem de Mezopotamya'ya duyduğu bir merakın olduğunu söyledi. Bu merakının kendisini okumaya, incelemeye ve veri toplamaya yönlendirdiğini ifade eden Eylül İmuk, “Sistemin okullarında tarih okurken şunu fark ettim; aslında tarihte büyük bir boşluk vardı. Bu boşluklarla birlikte kafamda oturmayan bir Mezopotamya tarihi vardı. Benim için Mezopotamya sadece coğrafi sınırlar değildi.   Sanat motiflerinin anlamı    Yalnızca Yukarı Mezopotamya, Orta Mezopotamya, Aşağı Mezopotamya değildi. Ya da yalnızca Mezopotamya hükümdarların, savaşların, iktidarların yönetimleriyle anlatılması gereken bir tarih de değildi. Onların geride bıraktıkları, halkların geride bıraktıkları inançları, ritüelleri, mimarileri, kentlerin planları, bu kentlerin planlarıyla cephelerinde oluşturulan sanat motiflerinin anlamları, bunlar son derece dikkatimi çeken noktalardı. Ancak bu uygarlıklar anlatılırken tarih sayfalarında koca bir boşluk vardı. Burada halklardan bahsederken sadece siyasi politikaları, iktidarlar, yönetimler anlatılırdı.    Kürt halkının gerçekliği    Halkların yaşam biçimleri anlatılmazdı ve bu yaşam biçimleri arasında bir Kürt halkı gerçekliği de vardı. Sayfalarda buralara yer verilmezdi. Bu benim için büyük bir boşluktu. Bu halkları incelemeye başladım. İnançlarını, mimarilerini, sanatlarını, geride bıraktıklarını incelerken orada Kürt halkı adı altında yaşayan kadim bu coğrafyanın en kadim halklarından birinin sürekli bu tarih sayfalarında silinen, bir kenara sıkıştırılmış ve bırakılmış bir halk olduğunu gördüm. Bu anlamda benim de aslında yönelmem gereken kendi kimliğimin önce olması gerektiğini düşündüm. Ben 7 yıl boyunca sanat tarihi alanında aslında ne kadar yersiz ve yurtsuz kaldığımı anladım. Aslında bu kitabı yazarken amacım; kendi yerimi, kendi yurdumu yazmaktı” diye belirtti.    Neden mezopotamya?    Bu kitabı yazarken merkeze Mezopotamya'yı almasının nedenini anlatan Eylül İmuk, “Mezopotamya'nın yeteri kadar anlaşılmadığını düşünüyorum. Bilime, sanata saygımdan kaynaklı ve bir de ahlaki politik bir sorumluluk amacıyla bir parçası olarak Mezopotamya'yı kaleme aldım. Mezopotamyanın sadece bir coğrafi sınır olarak değerlendirilmemesi gerektiğini düşünüyorum. Orada yaşayan halkları ele almak gerekiyor. Sosyolojisini ele almak gerekiyor. Kültürel çalışmalarını ele almak gerekiyor.    'Tarih Mezopotamya'dan başlamalı'   Mesela bugün Neolitik dönemle tarih başlatılırken bugünün çağında 7000 yıl geriye gidip 12.000 yıl öncesinden Göbeklitepe gerçekliği çıktı ve bu Göbeklitepe gerçekliği tarihte tarihin sıfır noktası olarak değerlendiriliyor. Hemen yanında Karahantepe ortaya çıktı. Tarihin sıfır noktasının aslında Mezopotamya, Dicle ile Fırat arasında kalan o verimli topraklar olduğunu görünce tarihi buradan başlatılması gerektiğini düşündüm. Ben de bundan kaynaklı Mezopotamya'nın yani medeniyetlerin beşiği olan verimli Hilal'deki bu alanda başlatılması gerektiğini düşündüğümden kaynaklı Mezopotamya'yı bu anlamda bir tarih kitabında bir arkeoloji kitabında merkeze alınması gerektiğini düşünenlerdenim” ifadelerini kullandı.    Yıkıntılar arasındaki hafıza   Tarihin sadece iktidarların, yönetimlerin savaşları olmadığını ifade eden Eylül İmuk, “Tarihi bu şekilde ele almak bilime ve sanata hakarettir. Mezopotamya'da yıkıntıların arasında kalan havzayı görünür kılmak amacındaydım. Bu havzayı görünür kılarken de sadece iktidarlarla sıkıştırılmış bir çerçevede değil, o insanların günlük yaşamda neler yaşadığını ihtiyaçlarının neler olduğunu anlatmak istedim. Belki bir seramik parçası, inandıkları bir put parçası, inandıkları bir T biçimindeki dikili taş, kendilerini ifade ettikleri o dikili taşların, o duvarların, o mağaraların üzerinde yapılan tasvirlerin, resimlerin, iletişim biçimlerini de o anlamda ele aldım” sözlerine yer verdi.   'Kürtlere dair arşivi kapatmışlar'   Tarih sayfalarını karıştırırken tarihte koca bir boşluk olduğunu fark ettiğini vurgulayan Eylül İmuk, “Görünmemesi gereken bir hafızanın kapatıldığını düşündüm. Bunu da Kürt halkı ekseninde ele aldım. Mesela hepimizin çok net duyduğu, çok çağ dışı bir davranış bilime ve sanata tarihe hakaret olarak algıladığım bir kavram üzerinde örnek verebilirim. Kürt kavramının bir halkın kış mevsiminde kara basarken çıkarttığı 'kart kurt' sesinden ortaya çıktığı ifade edilirken, bu anlamda aslında bilime sanata yapılan hakaretin de ortaya çıktığını gördüm. Bu çalışma sadece bir akademik çalışma değil, ahlaki politik bir sorumluluğun ürünüdür. Orada şunu çok açıkça ifade ettik. Kürt kavramını etimoloji olarak çalışmaya başladık. Tabi Kürt kavramını anlatırken bu Kürt kavramının bir halkı da olmalıydı. Bu halkın da bir ülkesi, bir coğrafyası olmalı.    Tarih kitaplarında Kürtler yok!   Diğer kitaplarda diğer kaynaklarda beni şaşırtan bir şeyin bu topraklarda yaşam bulan, toprağı yaşamlaştıran, bereketini getiren binlerce yıllık yayılan kadim Kürt halkının bu kadar yok sayılmasıydı. O sayfaları havzayı görünür kılmak amacıyla yürüttüm bu çalışmayı. Bu çalışmanın da aslında amacı oydu. Mesela o Kürt kavramı masalının çelişkisini ortaya çıkarttım. Kürt kavramının, Kürdistan kavramının kendi arşivlerinde kapattıkları bir şey olduğunu ve bu gerçekle karşılaşmak istemediklerini fark ettim. Örneğin Kaşgarlı Mahmut'un Divan-ı Lügat-it-Türk haritasında hemen sol altta Arz-ul Ekrad kavramını incelediğimizde aslında bunun Kürt ülkesi anlamına geldiğini de gördüm. Orada muhtemelen okuyucuların şaşırarak okuyabileceği, okuyucuyu çekebilecek bir nokta var. İnkar ve imha politikasının eğitim sistemlerinde de yürütüldüğünü okuyucular görecek ve karşılaşacaklarına çıkacak” ifadelerini kullandı.   Tarihi mimariler bir hikaye anlatıyor'   Eylül İmuk son olarak, “Tarihin hala bizimle yaşadığını, mimarinin hala anlatacağı hikayeleri olduğunu, taşların hala bir masalının olduğunu var kitapta. Bu taşların sadece bir yapı, bir kilise, bir sivil yapıdan ibaret değil. Bize hala bir hikaye anlattığının, bu hikayenin de aslında özlere indirgediğinin, bu eksende ilerlediğini gösteren bir mesajdır. Hala Çayönü Tepesi'nin konuştuğu, hala Göbeklitepe'nin konuştuğu, hala Diyarbakır Ulu Camii'nin konuştuğu nalatılıyor. Mesela Diyarbakır Ulu Camii'nin hikayesini biliriz. Bir Martam kilisesi olarak faaliyete girerken, fonksiyoneli o şekildeyken 639 yılında Hazreti Ömer'in Diyarbakır'ın kuşatmasıyla beraber kent İslamlaşmaya gidiyor. Onun altında yatan hikaye ise İslamlaşmaya giden veya Hristiyanlar eğer fethediyorsa orayı, kentin en büyük camisini, Cami-i Kebir'i kiliseye eğer hani kiliseyse de camiye dönüştürme hikayesi vardır.    Taşlar konuşuyor!   Kitapta onu da ele aldık. Diyarbakır Camii'nin hala Martam kilisesi olarak konuştuğunu gördüm. Ya da Göbeklitepe ‘biz hala varız, sizinle beraberiz, sadece bizi görmeniz gerekiyor. Bizim size anlatmamız gereken hikayeler var’ dediğini gördüm. Bence okuyucunun en çok burada taşların hala konuştuğunu, mimarinin hala konuştuğunu, kent planları, kent planlarının gelişigüzel yapılmadığının, aslında bir stratejik noktada kurulduğunu göreceklerdir. Figürlerin, tasvirlerin günümüze okunduğumuzda örneğin kartalın göklerin hakimiyeti, aslanın ise yeryüzünün hakimiyeti olduğunu ve bunları mimariye yansıtırken, tasvir ederken kimi zaman çizerken, kimi zaman kabartma yöntemiyle, kimi zaman oyma yöntemiyle günümüze ulaştırıp bize mesajlar verdiğini gösteriyor. O uygarlık o gün o aslanı ve kartalı bir sivil mimaride ya da inanç boyutundaki bir mimaride tasvir ettiğinde ‘bu kentin en güçlüsü benim, iktidarı benim’ mesajını da veriyor. Ve günümüze geliyor, hala konuşuyor bu taşlar."