Epstein’den Türkiye’ye: Aynı mekanizma, aynı cezasızlık 2026-02-07 09:09:16   Dilan Babat   HABER MERKEZİ - “Kapitalist” sistemlerde cinsel şiddet “saklanmıyor” sadece; erkekliğin çıkarına göre yönetiliyor. ABD’de ifşa riske dönüşüyor, Türkiye’de görünmezlik beraate. İki farklı ülke, benzer bir düzen; güç, kurum, prosedür ve zamanın ürettiği cezasızlık.   Epstein dosyası, bir “isim listesi” tartışmasından çok daha fazlasını anlatıyor. Kapitalist sistemlerde cinsel şiddetin nasıl “yönetildiğini”, nasıl kontrol altına alındığını, nasıl zamana yayıldığını ve kimi zaman “şeffaflık” başlığı altında bile mağdurların yeniden risk alanına sürüklenebildiğini… ABD’de U.S. Department of Justice, 30 Ocak 2026’da “Epstein Files Transparency Act” kapsamında 3 buçuk milyon sayfalık yeni belge yayımladığını duyurdu. Ancak hemen ardından, Associated Press’in aktardığına göre mağdur bilgilerini açığa çıkarabilecek hatalı karartmalar nedeniyle binlerce belge ve medya içeriği geri çekildi.   Bu tablo, “dosya büyüdükçe adalet büyür” varsayımını boşa çıkardı. Çünkü görüyoruz ki dosya büyüyebiliyor, belge çoğalabiliyor, bilgi yayımlanabiliyor; ama bu her zaman adaletin genişlediği anlamına gelmiyor. Bazen büyüyen şey yalnızca yönetim kapasitesi oluyor; bilgiyi kim kontrol ediyor, nasıl seçiyor, nasıl karartıyor, hangi anı “uygun” buluyor, hangi ayrıntıyı “risk” diye saklıyor?   Türkiye’deki dosyalar    Türkiye’de ise büyük dosyalar (Hiranur, Ensar/Karaman, Elmalı, Kulp, FIKIH-DER, N.Ç.), başka bir gerçeğe işaret ediyor: Dosyaların durumu çoğu zaman mahkeme salonunda değil; soruşturmanın ilk eşiğinde, delilin toplanma biçiminde ve kurumların korunma refleksinde belirleniyor. Bu yüzden “dosya büyüklüğü”, her zaman “adalet büyüklüğü” demek değil. Aksine, bazı dosyalar büyüdükçe adalet daha fazla bürokrasiye, daha fazla usule, daha fazla sessizliğe ve daha fazla zaman yönetimine dönüşebiliyor.   Şeffaflık bir hak, ama aynı zamanda bir sınav   ABD’de “şeffaflık” başlığıyla açılan Epstein belgeleri, kadın ya da çocuklar açısından yeni bir risk alanı doğurdu. Kimliklerin açığa çıkması ve yeniden hedef haline gelme ihtimali… Bir dosyayı açmak, “hakikati görünür kılmak” anlamına gelebilir; ama aynı zamanda o dosyada saklı olan kişisel verileri, travma ayrıntılarını, tanıklıkları, fotoğrafları, adresleri ve ilişkileri de kamusal dolaşıma sokabilir. Şeffaflık, adalet için bir araçtır; ama araç yanlış tasarlanırsa şeffaflığın kendisi şiddetin uzantısına dönüşebilir. Türkiye’de ise şeffaflık çoğu zaman “gündemin gücüne” bağlı. Dosya görünür olunca açıklamalar geliyor, görünürlük düşünce süreç teknikleşip sessizleşebiliyor. Duruşmalar sürüyor, evrak gidip geliyor, “rapor bekleniyor” deniyor… ama kamuoyu çoğu kez “ne oldu?” sorusuna tek cümlelik yanıt buluyor: takipsizlik, beraat, bozma, iade… Böylece adalet, bir hak arama süreci olmaktan çıkıyor.    Cezasızlığın ana kapısı   Türkiye’de “sonuçsuz bırakılma”nın en büyük kısmı, mahkeme aşamasına hiç gelmeden oluşuyor. Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre, 2023’te “çocukların cinsel istismarı” gerekçesiyle açılan dosyalardan 14 bin 184’ünde “kovuşturmaya yer olmadığı” kararı verildi; 14 bin 299 dosyada kamu davası açıldı. Kovuşturma aşamasındaki dosyalar içinde beraat kararlarının da yüksek bir yer tuttuğu belirtiliyor. Bu sayılar bize şunu söylüyor. Delil toplanmadığında, koruma mekanizması işletilmediğinde, yöntemler devreye girmediğinde dosya “kendi kendine” kapanıyor.  Delilin zamanında toplanmaması, çocuğun doğru şekilde korunmaması, uzmanlık gerektiren adımların atlanması, çelişkili tutanaklar, yanlış yöntemler… Ve sonra “delil yetersizliği” cümlesi. Oysa “delil yetersizliği” çoğu zaman yalnızca dosyanın değil, sistemin kapasitesinin göstergesi değil midir?    Münferit dili   Kurum bağlantılı dosyalarda (vakıf, yurt, kurs) en yaygın refleks, olayı “istisna”laştıran, “münferit” diye daraltan bir dil kurmak oluyor. Bu dil, iki sonuç üretiyor: Kurumun itibarı korunuyor, kurumsal sorumluluk, denetim ve ihmal zinciri görünmezleşiyor. “Münferit” denildiğinde, fail tekilleştiriliyor; ama failin hareket ettiği zemin  kurum kültürü, denetimsizlik, kapalı alanlar, hiyerarşi, itaat düzeni çoğu kez tartışmanın dışına itiliyor.   Ensar Vakfı    Karaman’daki Ensar Vakfı dosyası, 45 çocuğa yönelik  tecavüz ve “bir kereden bir şey olmaz” sözleriyle bu açıdan dönüm noktalarından biri oldu. Türkiye Barolar Birliği, karar aşamasında fail hakkında 508 yıl 3 ay hapis verildiğini duyurdu. Ancak aynı dönemde dönemin Aile Bakanı’nın “kurumu karalamak” tartışmasını büyüten açıklamalarıyla bir kez daha sistemin geldiği noktayı gözler önüne serdi. Bu çelişki, Türkiye’de sık görülen şu durumu ortaya çıkarıyor. Fail cezalandırılsa bile “düzen” yerinde kalabiliyor. Çünkü “denetim neden işlemedi?” sorusu, çoğu kez ceza dosyasının dışına itiliyor. Kurum kendini “tek bir fail” üzerinden aklayabiliyor. Böylece soru şuraya sıkışıyor: “Kim yaptı?” Oysa asıl soru çoğu zaman şu olmalı; “Bu nasıl mümkün oldu, neden engellenmedi, kim görmedi, kim sustu, kim korudu?”   Hiranur Vakfı ve usul döngüsü   Hiranur Vakfı’nda H.K.G. dosyasında yerel mahkeme kararlarının ardından Yargıtay’ın “usule aykırı gönderim” gerekçesiyle mahkûmiyet kararlarını bozduğu ve dosyanın yeniden değerlendirmeye gönderildiği belirtildi. Bu tür “usul” tartışmaları, hukuk tekniği açısından önemli; fakat toplumsal etkisi başka. İnsanların adalet duygusu, delilden ve hakikatten kopup takvimle ölçülmeye başlıyor.   “Ne oldu?” sorusunun yanıtı, “bozdu, gönderdi, iade etti” gibi cümlelere dönüşüyor. Dosya bitmiyor; dosya dönüyor. Ve bu döngü, özellikle cinsel şiddet dosyalarında şu anlama geliyor; travma, yeniden anlatma zorunluluğu, yeniden yüzleşme, yeniden hatırlama… Dosya döndükçe mağdur da dönüyor. Bu nedenle “usul”, yalnızca teknik bir konu değil; aynı zamanda zamanın nasıl kullanıldığı ve kimin aleyhine işlediğiyle ilgili politik bir alan.   Beraat hattı   Cinsel şiddet ve çocuk tecavüzü dosyalarında beraat, yalnızca bir hüküm değil; çoğu kez soruşturmanın niteliğine dair de bir işaret. 15 Kasım 2021’de Elmalı davasında failler (iki çocuğa yönelik tecavüzden yargılanan anne, üvey baba ve dayı) hakkında beraat kararı verildi. Beraat çizgisi, dosyanın içindeki “delil nasıl toplandı, çocuklar nasıl korundu, bildirim mekanizması nasıl işledi?” soruları ise cevapsız kaldı. Beraat burada tek başına “hakikat yok” demiyor; çoğu zaman “hakikate ulaşacak yöntem kurulmadı” anlamına geliyor. Ve kamuoyu da davayı ayrıntılarıyla değil, tek kelimeyle hatırlıyor: beraat. Bu da bir başka yönetim biçimi: hafızayı “dosyanın içeriğinden” değil, “dosyanın sonucundan” kurmak.   Kulp dosyası   13 Haziran 2014 – 21 Mart 2015 arasında Amed’in Pasur (Kulp) ilçesinde bir çocuğun birçok kişi tarafından tecavüze uğradığı ortaya çıktı. 2015 tarihinde yürütülen soruşturma kapsamında 21 kişi hakkında dava açıldı, ayrıca 71 kişi hakkında soruşturma başlatıldı; çocuğun tekrar alınan ifadesi ve kayıtlar üzerinden 92 kişinin ismi geçti. 2017’de yargılama başladı; tutuklu failler tek tek tahliye edilirken dosyada tutuklu fail kalmadı. Dava yıllarca sürdü; raporlar, eksiklerin tamamlanmaması ve heyet değişiklikleri gibi nedenlerle “sürüncemede kaldı.” 28 Eylül 2023’te Diyarbakır 2. Ağır Ceza Mahkemesi, yargılanan 21 fail hakkında “delil yetersizliği” gerekçesiyle beraat kararı verdi. İstinafa gönderilen dosyada verilen karar “hukuka uygun” bulundu. Bu dosyada en çarpıcı olan şey, yalnızca karar değil; kararın arkasındaki süreç: tahliyeler, gecikmeler, eksikler, değişen heyetler… “Dosya büyüklüğü”, “delil gücü”ne dönüşmedi.   Kurs/yurt hattı: Denetim sorusu yine ortada   Ümraniye’de Fıkıh Araştırmaları Derneği (FIKIH-DER) bağlantılı yatılı kursta kalan çocukların tecavüze uğradığı ortaya çıktı. İlk 6 çocuğun şikâyeti üzerine çocukların daha fazla olabileceği belirtildi. Dava, Anadolu 8. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü ve “çocuğun zincirleme cinsel istismarı” ile “çocuğa eziyet” suçlarından cezalar verildi. 2019’da dosya, Meclis gündemine taşındı. 2020’de failler hakkında yüksek hapis cezaları yer aldı. Ama bu dosyada sorun şu: Mahkûmiyet çıkınca bile “nasıl çalıştı, nasıl denetlenmedi, kimler görmedi?” soruları kapsamlı bir yanıt bulamadı. Çünkü kurs/yurt hattı yalnızca bir suç mahalli değil; aynı zamanda kapalı alan düzeni, çocukların gündelik yaşamının denetlendiği, itaatin ve sessizliğin kurumsallaştığı, şikâyetin zorlaştığı bir zemin. Bu yüzden bu dosyalar, mahkûmiyetle bitse bile geride “risk üreten alanlar” bırakabiliyor.   N.Ç. dosyası   Mêrdin’de 2002 tarihinde N.Ç. fuhuşa zorlandı. 8 Ocak 2003’te şikâyetle soruşturma başladı, 28 şüpheli tespit edilirken bir kısmı tutuklandı. (Dosyada 406 kişinin ismi geçtiği bilgisi kamuoyuna yansıdı.) 2010’da yerel mahkeme “rıza” adı altında faillere düşük bir ceza verdi. 2011 yılında Yargıtay’a giden dosyada yerel mahkemenin “rıza” çizgisi orada da düşünüldü. 26 failden 25’ine 7-9 yıl ceza verilirken bir fail hakkında “düşme” kararı verildiği belirtildi. Bu dosya, yalnızca bir dava değil; Türkiye’de tecavüz veya cinsel saldırı yargılanmasında “rıza” kavramının nasıl yanlış bir zemine çekilebildiğini, hafızalarımıza kazıdı.   Epstein’den Türkiye’ye uzanan asıl bağ   Epstein dosyasıyla Türkiye’deki dosyaların ortak noktası “aynı kişiler” değil; aynı mekanizmanın işlemesi. Güç ilişkileri, kurumlar, çevreler, hiyerarşi,  gündemin sönmesi, süreçlerin uzaması,  usul, redaksiyon, erişim, bilgi kontrolü, delil toplama, uzmanlık, çocuk adaleti, mağduru koruyarak açıklama mağduru yeniden riske atma… ABD’de belgeler açıklanıyor ama yanlış karartmalar mağdurları yeniden riske sokabiliyor. Türkiye’de ise çok sayıda dosya zaten görünmezleşiyor; görünür olanlarda da “delil” ve “usul” düğümleri ağır basıyor. Bu yüzden asıl mesele “dosya sayfası” değil, dosyayı taşıyan sistemin niyeti ve kapasitesi.