Eko-kırımın anatomisi: Baraj, maden, yangın, askeri yasak 2026-01-01 09:02:58   Şehriban Aslan   AMED - Ekolojist Derya Akyol, Kürdistan’da son bir yılda hız kazanan orman kesimleri, barajlar, madenler ve askeri operasyonların rastlantısal olmadığını belirterek, “Bu, topyekûn bir coğrafyayı çoraklaştıran ve insansızlaştıran süreklilik arz eden bir politikadır. Doğaya yönelik bu çok katmanlı saldırı, ekolojik olduğu kadar toplumsal bir kırım anlamına geliyor” dedi.   Kürdistan’da geride bırakılan bir yıla bakıldığında, orman yangınları, orman ve ağaç kıyımları ile doğa talanının eko-kırıma varan bir boyuta ulaştığı görülüyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, devletin şirketlere açtığı alanlarla birlikte Şırnex ve ilçelerinde gerçekleştirilen yoğun orman kıyımları oldu. Ancak bu tahribat yalnızca Şırnex ile sınırlı kalmadı; Kürdistan’ın hemen her kentinde doğaya, suya, dağa ve toprağa yönelik uygulamalar sistematik bir politika haline geldi. Bu sürecin geçmişine bakıldığında ise, 1990’lı yıllarda yaşanan köy yakmalarının ve zorunlu göç politikalarının güncel bir devamı niteliğinde olduğu görülüyor. Orman kesimleri, askeri yasak bölgelerde çıkan yangınlar, baraj projeleri, maden sahaları ve “temiz enerji” adı altında yaygınlaştırılan uygulamalar yalnızca ekosistemi değil, bu coğrafyada yaşamı mümkün kılan toplumsal dokuyu da doğrudan hedef alıyor.   Mezopotamya Ekoloji Hareket üyesi Derya Akyol, Kürdistan’da son bir yılda yaşanan eko kırıma dair sorularımızı yanıtladı.   “Türkiye genelinde bu kırım kavramı burada yaşananları çok rahat karşılayabilecek bir ifade. Çünkü aynı zamanda bir toplumsal varoluşa yönelik bir saldırı olarak ele alabiliyoruz.”   *Son bir yılı düşündüğünüzde, Kürdistan’da doğaya yönelik tahribatı nasıl bir “panorama” olarak tarif edersiniz? Bu tabloyu bir bütün olarak ele aldığınızda, yaşananları “eko-kırım” kavramıyla ilişkilendiriyor musunuz?   Son bir yılı göz önünde bulundurarak doğaya yönelik tek tek yaşanan kırımlardan çok aslında yönetimsel sorunu, biçimi ortaya koymak gerekiyor. İşte çok bilinçli aslında süreklilik arz eden ve çok katmanlı bir yıkım söz konusu ortaya çıkıyor. İşte orman kesimleri yine barajlar, maden sahalarının ilan edilmesi ve madencilik faaliyetlerinin yürütülmesi bunu topyekûn bir coğrafyayı insansızlaştırma üzerine gerçekleştirilen politikalar ile ilişkilendirebiliyoruz. Bu noktadan baktığımızda da bu ekolojik kırım yani yeni kullanmaya başladığımız yani en azından Türkiye genelinde bu kırım kavramı burada yaşananları çok rahat karşılayabilecek bir ifade. Çünkü aynı zamanda bir toplumsal varoluşa yönelik bir saldırı olarak ele alabiliyoruz.   Kırım kavramı çok doğru   90'lı yıllardan başlayan bu köy boşaltmalarıyla birlikte aslında bir halkın bir coğrafyadan uzaklaştırılması koparılması ve işte varlık unsurlarına yönelik bir saldırı. Kırım kavramını da bu yüzden buraya çok doğru noktada temellendirebiliyoruz diyebilirim.   “Şırnak'ta, Uludere ya da Cudi, Gabar ve Besta'da yoğun bir şekilde orman kesimleri mevcut. Bu orman kesimleri güvenlik adı altında işte yasaklı bölgelerde sürdürülen bir güvenlik söylemidir. İkincisi de taşeron bir odun ticaretine de dönüşmüş durumda.”   *Son bir yılda orman kesimleri ve orman yangınları hangi boyutlara ulaştı? Elinizdeki verilere veya gözlemlere göre ölçekten biraz bahsedebilir misiniz?   Orman yangınları çok sıkça yaşanan bir durumdu. Son bir yılda Kürdistan'da çatışmalı ya da askeri yasak bölgelerde çıkan yangınlar bu yıl daha düşük ölçekte olsa da süreç itibariyle bu çatışmasızlık süreci ile birlikte daha düşük oranda. Fakat Türkiye geneline baktığımızda orman yangınları yine çok fazlaca yaşandı. Orman Genel Müdürlüğünün verilerine göre; 64 bin 500 hektarlık bir alanda yani 50'den fazla ilin üzerinde bir yangın söz konusu. Daha çok Akdeniz, Ege'de yaşanan orman yangınlarından ziyade artık iç kesimlerine de yani yaşam alanlarına, tarım alanlarına kadar ilerleyen yangınlar oldu. Bu da müdahalesizlik ve sistematik yangınlar ihmali yani biz bunu afet olarak da nitelendirmiyoruz. İhmal ve tamamen oradaki müdahalesizliklerle çok fazla alana yayılması söz konusu oldu. Kürdistan'da yangınlar çok olmasa da yangınlar olmasa da bu sene en çok Dicle'de meydana geldi. Diyarbakır özelinde küçük çapta yangınlar olsa da orman kesimleri 2019 yılından başlayan ve bugüne kadar devam eden bir orman kesimleri söz konusu. Şırnak'ta, Uludere ya da Cudi, Gabar ve Besta'da yoğun bir şekilde orman kesimleri mevcut. Bu orman kesimleri güvenlik adı altında işte yasaklı bölgelerde sürdürülen bir güvenlik söylemidir. İkincisi de taşeron bir odun ticaretine de dönüşmüş durumda. Bir ekonomik araç olarak da kullanılıyor. Ve bu güvenlik gerekçesiyle de gizlenen aslında meşrulaştırılmaya çalışılan bir süreç olarak işletiliyor Kürdistan'da.     “Sivil giriş çıkışın ya da bir raporlama için oraya girmemiz de söz konusu olamıyor. Aralıklı tarihlerde ve kesintili bir biçimde de yapıldığı için bu tahribat tam olarak tespit edilemediğini söyleyebiliriz.”   *Bu kesim ve tahribatların gerekçesi resmi olarak nasıl sunuluyor? “Güvenlik”, “enerji”, “ekonomik kalkınma” gibi hangi gerekçeler öne çıkarılıyor ve siz bunları nasıl değerlendiriyorsunuz?   Tamamen orayı çoraklaştırma, çıplaklaştırma politikası olarak işlerlik kazanıyor ve güvenlik adıyla hem basına hem de kamuoyuna servis ediliyor. Devletin resmi kurumlarında da çok fazla hukuksal mücadelede yürütülmeye çalışınca devletin resmi kanalları da bunu ormancılık faaliyetleri, işte orman iyileştirme gibi durumları bizim önümüze çıkardı. Ama burada tamamen orada hem işte güvenlik direkt bir veri elde edemiyoruz. Çünkü zaten orası yasaklı bölge olarak geçiyor. Sivil giriş çıkışın ya da bir raporlama için oraya girmemiz de söz konusu olamıyor. Aralıklı tarihlerde ve kesintili bir biçimde de yapıldığı için bu tahribat tam olarak tespit edilemediğini söyleyebiliriz. Bu yıl geçen seneki verilere göre Şırnak bölgesinde yüzde 15'lik bir orman kaybı durumu olduğu söyleniyor ama bu da tam olarak tespit edilebilir bir ifadedir diyemiyoruz. Gözle görülen bir durumu ifade edersek bizim gözlemlerimiz dağların eteklerinin tamamen çoraklaştığını ve çıplaklaştığını söyleyebiliyoruz.   “Kürdistan bölgesinde bu orman kesimi, madenler ve GES’ler çok artmış durumda. Türkiye'de de bu enerji yatırımları, turizm, betonlaşma gibi farklı farklı projeler söz konusu.”   *Ekolojik yıkımın son bir yılda en yoğun yaşandığı bölgeler nereler oldu? İsim isim, mümkünse örnek vererek anlatabilir misiniz?     Bölgelerde amaç ve orada yapılan faaliyet de değişiyor. Kürdistan bölgesinde bu orman kesimi, madenler ve GES’ler çok artmış durumda. Türkiye'de de bu enerji yatırımları, turizm, betonlaşma gibi farklı farklı projeler söz konusu. Nedir bu? İşte daha düzlük alanlarda özellikle Kürdistan'da artık kapasitesinin arttığı bir noktada mera alanlarında kurulan GES’ler var. Türkiye'de de farklı farklı enerji yatırımlarına açılan termik santral gibi birçok faaliyet söz konusu. Ama en çok öne çıkan iklim politikalarını da sözde önceleyen bir politika izleyerek temiz enerji adı altında bu yenilenebilir ya da temiz enerji dediğimiz JES’lere, HES’lere aynı zamanda rüzgâr enerjisi gibi yatırımlara daha çok yönelmiş durumda.    “Nerede bir maden var, nerede işletilecek bir alan varsa aslında hepsini kuşatmış durumda. Neredeyse artık doğanın nefes alamayacağı bir noktada… Ve bu geçmiş yıllardan bugüne de aslında bir değişiklik yok diyebiliriz.”   *Sizce neden özellikle bu bölgeler hedefe konuluyor? Stratejik konum, yeraltı zenginlikleri, sınır hattı, demografik yapı gibi hangi faktörler etkili?   Şurada daha fazla GES var şurada daha fazla işte maden vardan öte doğanın piyasa mantığıyla nasıl şekillendiğine dair bir süreçten bahsedebiliriz. Böyle bir şekillenme var.  Çünkü nerede değerli bir şey var ya da paraya dönüştürülebilecek bir şey varsa sermayenin ortaklarının iktidar, devlet gibi aygıtların da oraya yönelmesi söz konusu. Kürdistan bölgesinde yeraltında ne kadar maden varsa onu çıkarma peşinde. Hukuksal işlerliğin de yitirdiği bir süreç. Nerede çıkarılabilir kullanılabilir bir şey varsa aslında sistem buna yöneliyor. İşte suyu tahakküm altına alma, oraya baraj, HES kurma gibi. Nerede bir maden var, nerede işletilecek bir alan varsa aslında hepsini kuşatmış durumda. Neredeyse artık doğanın nefes alamayacağı bir noktada… Ve bu geçmiş yıllardan bugüne de aslında bir değişiklik yok diyebiliriz.     * “Güvenlik” adı altında yürütülen askeri operasyonların ormanlara, su kaynaklarına, canlı türlerine ve genel olarak doğal yaşama etkileri neler oldu?   Askeri faaliyete başlamadan önce de bir yıkım söz konusu. Karakol ve kalekol inşaatları bile aslında birer ekolojik yıkım, ulaşım için yol açma gibi. Orada orman katliamı söz konusu oluyor. Ya da bu askeri operasyonlarda da aynı zamanda yangınların çıkması söz konusu. Bizim gözle gördüğümüz çoraklaşma olsa da aslında bütün oranın ekosisteminin etkilendiğinden bahsedebiliriz. Hem toprakta yaşayan organizmalardan oranın topyekün florasının ve faunasının etkilenmesi söz konusu ve coğrafyayı tamamen etkilediğini söyleyebilirim; mikroikliminden su varlıklarına kadar. Ormanlar zaten su varlıklarını ciddi anlamda besleyen ekosistemler olduğu için yine gözle görülür orta vadede su varlıklarının azalması ya da su yataklarının değişmesi gibi sonuçlarla karşılaşabiliyoruz. Oranın topyekün bir habitatının bozulduğundan ya da orada endemik türlerden yaşayan canlı türlerinin yok olması, değişmesi gibi bütünen bir ekosistemin etkilendiğinden bahsedebiliriz.   “Bu da aynı zamanda kültürel aktarımı engellemesinden, güvencesiz işçiliğe kadar birçok sorunu doğuracak noktada diyebilirim.”   *Bu operasyonların köylerdeki yaşam, zorunlu göç, tarım ve hayvancılık üzerindeki dolaylı etkilerini nasıl gözlüyorsunuz?   Evet özellikle biz bunu Şırnak bölgesine gittiğimizde çok sık saha gözlemi yapma imkanı buluyoruz. Orada yaşayanlarla temasta bulunma imkanımız olduğu için orada da sık sık askeri yasak bölgeler ya da özel güvenlik bölgeleri ilanları, sokağa çıkma yasağıyla birlikte köylülerin kendi tarımsal arazilerine ulaşamaması söz konusu ya da meraya çıkamaması ve hayvanlarını otlatamama durumu söz konusu oluyor. Bu aynı zamanda kendilerinin ekim veya hasat dönemlerini kaçırması ve kendinin aslında geçimlik ekonomiden uzaklaşması anlamına geliyor. Bu Kürdistan'da da çok gözlemlediğimiz genç nüfusun artık Kürdistan'da yaşamaması durumu da söz konusu. Bu da aynı zamanda kültürel aktarımı engellemesinden, güvencesiz işçiliğe kadar birçok sorunu doğuracak noktada diyebilirim.   *Ekoloji örgütlerinin, yerel halkın, basının ve akademinin bu bölgelere erişimi nasıl engelleniyor? Şeffaflığın önüne hangi hukuki veya fiili engeller konuyor?   Bu ekolojik yıkımın görünmezliğinin en temel nedeni olarak güvenlik kisvesi adı altında yapılan bütün uygulamalar diyebiliyoruz. Gizleniyor çünkü oradaki toplumsal direniş de kırılmak isteniyor. Aynı zamanda bu yıkımın yarattığı işte hem doğa tahribatı hem e toplumsal çözülmeye kadar gidecek sonuçları da gizlemesine kadar giden bir süreçte bahsediyoruz. Bu da tamamen, güvenlik adı altında yapılması veya servis edilmesi.   “Kürdistan'da ve Mezopotamya'nın tamamında Fırat ve Dicle nehirlerinin üzerinde kurulan hem büyük çapta hem de küçük ölçekli bir sürü baraj inşa edildi.”   *Su krizi, kuraklık ve baraj politikaları açısından son bir yılı nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürdistan'da inşa edilen ya da işletilen barajlar ekolojik dengeyi nasıl bozuyor?   Bu krizi ve ona bağlı olarak kuraklık gibi sonuçlar tabii ki baraj politikalarıyla birlikte ele alındığında bu tamamen krizi derinleştiren bir noktaya taşınıyor. Aynı zamanda Türkiye'de genel olarak bütün bölgelerinde işletilen yanlış su politikaları da krizi daha görünür hale getiriyor. Kürdistan'da ve Mezopotamya'nın tamamında Fırat ve Dicle nehirlerinin üzerinde kurulan hem büyük çapta hem de küçük ölçekli bir sürü baraj inşa edildi. Her ne kadar tarımsal sulama gibi amaçlara hizmet edeceğini söylese de uzun vadede o toprağın tuzlaşmasını arttıran, yeraltı su varlıklarının yok olmasına kadar giden bir sürece imza atıyor. Büyük ölçekli barajların yüksek miktarda su tutması da buharlaşmayı arttırma ya da o bölgenin mikro iklim yapısını bozması da tamamen bu kuraklığı derinleştiren ve ciddi su kaybına yol açan projeler olarak söyleyebiliriz. Aynı zamanda bunlar bilimsel raporlar sonucunda elde edilen verilerle konuşulan şeyler.      *Son bir yıldaki kuraklık büyük ölçüde doğal süreçlerin sonucu mu yoksa barajlar suyun yönünü değiştirmesi veya iklim politikaları gibi insan kaynaklı uygulamaları mı belirleyici oluyor?   Hiçbir şeye doğrudan insan kaynaklı diyemeyiz. Tamamen doğal süreç de diyemeyiz. Bu tamamen yapısal bir sistem sonucu olarak ortaya çıkan şeyler. Kapitalist sisteminin aynı zamanda doğayla kurduğu ilişki biçiminin de bir sonucudur. İklim krizi her ne kadar doğal bir sonuç olarak başlasa da, bu kapitalist üretim modeli, fosil yakıtlardan vazgeçmeme, aşırı üretim ve tüketim mantığı, bu krizi de derinleştiren şeyler olarak açığa çıkıyor. Yani doğayı nesne olarak gören bir zihniyetin sonucu olarak, doğadaki her varlığın meta olarak görülmesiyle ortaya çıkan sonuçlar diyebiliriz.   “Burada da küçük çiftçiden satın alma ya da ürünün değersizleştirilmesi gibi bir süreçte işletildiği için sürekli zarar eden bir döngü söz konusu oluyor. Bu da tamamen küçük çiftçiyi üretimden koparan ve göçe kadar götüren bir süreç.”   *Eko kırımın tarım, hayvancılık ve gıda güvenliği üzerindeki son Etkileri nelerdir? Toprak verimliliği, mera alanları, yerel tonlar ve küçük üreticiler açısından ne yaşıyoruz?   Türkiye'nin de tarım politikaları tamamen endüstriyel mantıkla işleyen bir süreç. Bu su politikalarından gıda politikalarına kadar bu zincirin tamamı endüstriyel mantıkla işliyor ve küçük üretici ya da küçük işletmeleri bitirmeye yönelik… Büyük tarım şirketlerini besleyecek bir mantık üzerine oturtulmuş. Yine bu orman kesimlerinden, barajlardan, maden ocaklarına kadar zaten küçük çiftçi bir baskı altındayken bir de bu dayatılan bir tarım modeli var. Şirketlerin ürettiği tohumlar, büyük çiftçiye yönelik uygulamalar ya da teşvikler gibi süreçler zaten küçük küçük çiftçiyi bitirecek noktaya getirdi. Bu aynı zamanda hem gıda güvenliğini tehlikeye koyuyor. Biz artık tabağımıza ya da önümüze ne konduğunu bilmiyoruz. Bunlar tamamen hibrit tohumla üretilen ve zehirli tarım ilaçlar kullanıldığı büyük şirketlerin elinde olan süreçler. Küçük çiftçi de artık baskı altında. Her ne kadar küçük çiftçilik Kürdistan'da yaşatılmaya devam etse de aslında yanı başında büyük bir üreticinin kullandığı zehirden de etkilenecek bir boyutta. Burada da küçük çiftçiden satın alma ya da ürünün değersizleştirilmesi gibi bir süreçte işletildiği için sürekli zarar eden bir döngü söz konusu oluyor. Bu da tamamen küçük çiftçiyi üretimden koparan ve göçe kadar götüren bir süreç.    “Yine diğer toplumsal meselelerde olduğu gibi ekolojik yıkımlardan da en fazla etkilenen kadın oluyor. Bu nedenledir ki ekolojik kırımlarda da direnişin en ön saflarında da kadınların yer aldığını sürekli görüyoruz, şahit oluyoruz.”   *Özellikle kırsalda kadın emeği açısından bakarsak tarım ve hayvancılıktaki bu yıkım kadınların yaşamını ve ekonomik bağımsızlığını nasıl etkiliyor?   Toprakla ilişkisi açısından baktığımızda çok geç geçmişten bugüne kadar asli emekçisi, üretim bilgisini taşıyan asıl emekçi kadındır. Ama mülkiyet hakkının olmaması ve karar mekanizmalarında doğrudan yer almaması nedeniyle ekolojik kırımlardan da etkilendiği boyutta ilk başta dışlanan da kadın oluyor. Mesela bir proje yapılıyor. Oradaki tarım alanımız yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Bizim suya erişimimiz artık imkansız hale geliyor. Yerel tohumla olan ilişkimizin de tasfiye edilmesine kadar gelen bir süreç var. Kadınların tarımda tohum saklama, üretim bilgisi, üretim pratikleri işlevsiz hale gelmeye başlıyor. Bu göçle de sonuçlandığında ev içine hapsolması aynı zamanda bu kültürel aktarımın ya da bu bilginin aktarımının sekteye uğraması anlamına geliyor. Ya da ekonomisini sağlamak amacıyla kentlere göç ettiğinde bu ücretsiz ve az ücretli ya da güvencesiz bir işçiliğe kadar götüren bir boyutu söz konusu. Yani aslında ekolojik kırından en fazla kadının etkilendiğini söyleyebiliriz. Yine diğer toplumsal meselelerde olduğu gibi ekolojik yıkımlardan da en fazla etkilenen kadın oluyor. Bu nedenledir ki ekolojik kırımlarda da direnişin en ön saflarında da kadınların yer aldığını sürekli görüyoruz, şahit oluyoruz.   *Mevcut yasalar ve kurumlar yaşananları durdurmak açısından sizce ne kadar yeterli? Türkiye'deki çevre ve orman mevzuatı eko kırım gibi bir suçu tanıyabilecek düzeyde mi?     Mevcut yasalar ve kurumlar zaten bu noktada işlevsiz ve etkisiz diyebiliriz. Belki bunu bir hukukçu gözüyle değil ama bizim gözlemlediğimiz; çıkarılan yönetmeliklerde bu yıkımların asli sorumluları olarak bu sorumluluğu üstlenmeyen kurumlar olarak görebiliyoruz. Ya da siyasi baskıyla bağımsız olmayan bir süreçten bahsediyoruz. Yine kamu yararı gibi söylemler zaten bu yıkımları meşrulaştıran bir noktada. Yasalarda eko kırım gibi bir kavram mevzuatta yer almadığı için doğayla ilgili karar verme süreçlerinde çok rahat asli sorumlu olarak bu durumu üstleniyor ve iktidarla bir nevi işbirliği de yapmış sayılıyorlar.   “İptal davası gibi davalarda da ÇED süreçlerine itirazlarımızda bilirkişi keşfinin yüksek miktarlardaki ücretlendirmeleri bu noktada toplumsal refleksin önü tıkanmış oluyor. Hukuk tamamen bu noktada işlevsiz bir hale geliyor.”   *Açılan davaların suç duyurularının akıbeti nasıl oluyor? Soruşturma, takipsizlik beraat süreçlerinde cezasızlık mekanizması nasıl işliyor? Bize biraz örnekle anlatma imkanınız var mı?   Bu açılan davaların zaten birçoğu, takipsizlikle sonuçlanıyor ya da çok uzun yıllar süren bir sürece yayılıyor. Çoğu zaman da kamu yararı ve veya kendi yetkimiz dışında ya işte yetki paylaşımı var. Farklı kurumlardan geçen süreçler olduğu için ‘hangi kurumun sorumlu olduğunu bilemiyoruz’ gibi sonuçlarla karşılaşabiliyoruz. Bazı davalar her ne kadar özellikle bu yürütmeyi durdurma ÇED süreçlerine dair yürütmeyi durdurma kararı olsa da o anda işletilen süreç boyunca proje devam etmiş oluyor ve bu davalar çoğunlukla çok uzun süren davalar oluyor. Ve proje belki tamamlanma noktasına gelecek bir boyuta ulaşıyor. Yani bu noktada hukuk bizim aslında tamamen kullanabileceğimiz bir araç olmaktan çıkıyor. Şimdi dönüp baktığımızda da bu ÇED süreçleri de zaten yerinde kullanılmadığı için ya da bu işte ÇED süreçleri doğru bilgi olarak yapılmadığı için bir nevi önümüzdeki bütün engeller kapanmış oluyor. İptal davası gibi davalarda da ÇED süreçlerine itirazlarımızda bilirkişi keşfinin yüksek miktarlardaki ücretlendirmeleri bu noktada toplumsal refleksin önü tıkanmış oluyor. Hukuk tamamen bu noktada işlevsiz bir hale geliyor.   “Şu güne kadar köy boşaltmalarından ormanların yok edilmesine kadar birçok yıkım söz konusu oldu. Hem bunları görünür kılacak hem hukuksal mücadeleyi de kullanacak, aynı zamanda bilimsel veriyi de kullanacak bütünlüklü bir mücadele hattı olması gerekiyor.”   *Tüm bu tabloya baktığımızda Kürdistan'da eko kırıma karşı nasıl bir mücadele hattı örülmeli?   Özellikle Kürdistan'da çevreyi korumayı teknik bir mesele olarak değil, toplumsal varoluşu savunan bir noktada bir mücadele alanı olarak görmeliyiz. Çünkü burada yapılan bir yıkım, köy yaşamını çözen, göçe zorlayan, toplumu tasfiye eden, ekonomisini elinden alan; inkar ve imha politikalarının bir sonucu olarak ortaya kalan şeyler olduğu için bu mücadele bir doğa savunmasından öte toplumsal varoluşu savunan. Yani bizim kendimize ait kültürel, sosyolojik varoluş temelimize dayanan unsurlarla bir mücadele alanı olmalı. Bu sadece ekolojistlerin, çemberinde kalabilecek bir mücadele alanı olmaktan çıkmalı. Yani doğa savunucusu değil topyekûn yaşamı savunacak bir noktada ele alınması gerekiyor. Elbette, direniş çok önemli. Elbette eylem, etkinlikler, karşı duruş çok önemli iken aynı zamanda yeniden inşa sürecini işletecek bir mücadele hattı olması gerekiyor. Ne olacak? Kendi kendimize yetebilecek bir yaşamı kurmak. Bunlar komünler, meclisler zaten Kürdistan'da yürütülmeye çalışan bu toplumsal hareketlilik bunlar üzerinden inşa edilmeli. Karşı duruş olurken aynı zamanda sisteme karşı alternatif bir yaşamı örme noktasında mücadele inşa etmemiz gerekiyor. Bu noktada Kürdistan'daki kırımın görünür de kılmak gerekiyor. Şu güne kadar köy boşaltmalarından ormanların yok edilmesine kadar birçok yıkım söz konusu oldu. Hem bunları görünür kılacak hem hukuksal mücadeleyi de kullanacak, aynı zamanda bilimsel veriyi de kullanacak bütünlüklü bir mücadele hattı olması gerekiyor.    “Yerellerde kurulacak komünler, su komünleri, ekoloji komünleri, bilgi komünleri, kadın komünleri gibi komünlerle birlikte bir mücadeleyi kırsaldan kente doğru yayılacak bir mücadele ve ortak zemin söz konusu.”   *Yerel halkın direnişi kadın ekoloji hareketleri, meslek odaları ve uluslararası dayanışma arasında nasıl bir ortak zemin kurulabilir? Sizce bu önümüzdeki yıl içinde en acil ve en atılması gereken en son adımlar nelerdir?   Az önce de söylediğimiz gibi yaşam, emek, kadın özgürlüğü, demokrasi, toplumsal varlık meselesi üzerinden ortak zemin üzerinden bir perspektif kurulması gerekiyor. Yerel halkın direnişinin, sahadaki deneyimiyle birlikte meslek odalarının bilimsel veri üretmesi ya da uluslararası dayanışmada siyasi baskı aracının ya da hukuksal sürecinin işletilmesi yönünde ortak bir dayanışma alanı inşa etmemiz gerekiyor. Bu ortak zemin aynı zamanda karar alma süreçlerinin de demokratik bir zemine taşımasına da neden olacak. Kürdistan'da hiçbir mesele birbirinden bağımsız değil. Kadın mücadelesi de, ekoloji mücadelesi de, emek mücadelesi de yine ana dil mücadelesi de hiçbiri birbirinden bağımsız ele alınamaz. Çünkü aynı gerekçelerle bir saldırı söz konusuyken bütün mücadelelerin birleştirilip hem teşhir hem yeniden inşa süreçlerini birlikte ele alabilecek, birlikte kurabilecek ortak zemin ile bu mücadele hattı örülmeli ve yükseltilmelidir. Özellikle bu dışarıdan bir ekoloji mücadelesi çerçevesinde söylüyoruz.   Yerel halkın bilgisi yerel halkın deneyimi çünkü her yerelin kendine özgü coğrafyası ya da bilgisi var. Aslında tepeden bir bilir kişilik değil. Aslında yerel halkın kendi deneyimleri, yine kadınların kendi deneyimleri, gençlerin kendi deneyimi ile ortaya konacak bir mücadeleden bahsedeceğiz. Ve bu işte nelerle olacak, hangi aracılarla olacak? Yerellerde kurulacak komünler, su komünleri, ekoloji komünleri, bilgi komünleri, kadın komünleri gibi komünlerle birlikte bir mücadeleyi kırsaldan kente doğru yayılacak bir mücadele ve ortak zemin söz konusu.