Toprağın bereketi, emeğin görünmezliği 2026-08-25 09:07:31   “Toprağı işleyenler neden toprağın bereketinden en az payı alıyor? Yaşamı omuzlayan kadınlar neden yaşamın en ağır yükünü taşımaya devam ediyor?”   Wenda Dursend   Yaz mevsiminin sonuna yaklaşırken, görünmeyen kayıt dışı emeğin sahibi mevsimlik tarım işçilerini hatırlamak gerekiyor. Yaz, tatilin ya da hasadın olduğu kadar aynı zamanda binlerce emekçinin kavurucu güneş altında, güvencesiz ve ağır koşullarda çalıştığı bir sömürü düzeninin de mevsimidir.   Mevsimlik tarım işçiliği, emeğin en ucuz olduğu, güvencesizliğin olağanlaştığı ve yaşamın maliyetinin emekçilerin omuzlarına yüklendiği sömürü düzeninin en yalın halidir. Yaz mevsimiyle birlikte Kürdistan’dan Türkiye’nin tarım havzalarına doğru bir yolculuk başlar. Yollar minibüs ve kamyonet kasalarında sıkışık biçimde yolculuk eden mevsimlik tarım işçileriyle dolar. Nan ülkesinde nana muhtaç kılınan insanlar için bu bir tercih değil yaşamı sürdürebilmenin zorunlu yolculuğudur. Bu yolculuk ise yoksulluk, belirsizlik dolu yaşam mücadelesidir.   Yolculuğun bitimiyle tarladaki mesaileri başlar. Elli dereceyi bulan kavurucu sıcaklığın altında geçirilen uzun çalışma saatleri, yalnızca ağır bir mesai değil, adeta hayatta kalma mücadelesine dönüşür.   Kadın emekçiler için ise bu mücadele daha da ağırdır. Elektriğin sınırlı olduğu, temiz suya ulaşmanın güçleştiği, sıcaklığın çadırın içinde daha da arttığı koşullarda tarladaki çalışmasını tamamladıktan sonra onlar için yeni bir mesai başlar. Yemek pişirir, çamaşır yıkar, çocuklarla ilgilenir. Dinlenme hakkı bile çoğu zaman lüks hâline gelir.   Tüm bu hengamenin sessiz tanıkları ise çocuklardır. Tarlanın kenarında büyüyen çocukluk, yoksulluğun gölgesinde şekillenir. Çocukların oyun oynaması, eğitim görmesi gerekirken yoksulluğun yüküyle erken yaşta emek süreçlerine dahil olması, yalnızca bir dram değil, toplumsal adalet açısından da sorgulanması gereken bir tablodur.   Kendi toprağında geçinemediği için yollara düşen tarım işçileri gittikleri yerlerde yalnızca ağır ve güvencesiz çalışma koşullarıyla değil, yer yer ırkçı ve faşist saldırılarla da karşı karşıya kalır. Yıllar boyunca basına yansıyan ve son olarak Zonguldak’da yaşanan saldırılar bir kez daha mevsimlik tarım işçilerin etnik kimlikleri üzerinden nasıl hedef gösterildiğini, tehdit edildiğini, darp edildiğini ve yaşam alanlarına yönelik saldırıların yaşandığını ortaya koymuştur.   Yine tarlada gün boyunca bedenini tüketen emekçi, çoğu zaman emeğinin karşılığını alabilmek için de mücadele etmek zorunda bırakılır; ücretlerin eksik ödenmesi, geciktirilmesi ya da hiç verilmemesi, zaten güvencesiz olan yaşamı daha da ağırlaştırır. Böylece sömürü yalnızca üretim alanında değil, emeğin karşılığının gasp edildiği yerde de kendisini yeniden üretir.   Bu bağlamda ırkçılık ile emek sömürüsü birbirini besleyen aynı tahakküm düzeninin farklı yüzleridir. İşçinin emeği ucuz olduğu için değersizleştirilirken, kimliği üzerinden de değersizleştirilmeye çalışılır. Tarlada eğilen beden hem ekonomik sömürünün hem de inkâr ve ayrımcılığın hedefi hâline gelir.   Bu nedenle mevsimlik tarım işçisinin hikâyesi yalnızca yoksulluğun değil; emeğin sömürüsüne, kimlik üzerinden kurulan düşmanlığa ve insanı yalnızca ucuz işgücü olarak gören düzene karşı verilen derin bir mücadelenin de hikâyesidir. Bu tablo, yoksulluğu yeniden üreten ekonomik tercihlerin, güvencesiz çalışma ilişkilerinin ve emeği maliyet kalemine indirgeyen üretim anlayışının sonucudur. Dolayısıyla sofralarımıza gelen her meyvenin ve sebzenin ardında binlerce emekçinin görünmez emeği vardır.   Toplumsal adalet, ürünün bolluğuyla değil, onu üretenlerin nasıl yaşadığıyla ölçülür. Toprağı işleyenler neden toprağın bereketinden en az payı alıyor? Yaşamı omuzlayan kadınlar neden yaşamın en ağır yükünü taşımaya devam ediyor? Bu sorular yanıtlanmadan ne emeğin sömürüsü sona erebilir ne de adalet duygusu gerçek anlamda yeşerebilir.