Yüzyıllık savaşa karşı yüzyılın barış mücadelesi (3)
- 09:01 30 Ağustos 2026
- Dosya
Yüksel Genç: Kürt barışı büyük Ortadoğu barışını getirecek
Rozerin Gültekin
AMED - 1 Eylül’üne doğru giderken yaşanan sürece dair değerlendirmelerde bulunan ve önemine atıfta bulunan Barış Grubu üyesi ve SAMER Koordinatörü Yüksel Genç, “Mesele birilerinin gelmesi değil geldikten sonra sorunun kök nedeninin çözülmesine dönük hep birlikte yol almanın koşullarını yaratmaktır. Kadınların gerilim ve savaş fay hatları üzerinden güçlü bir bicimde Türkiye, bölge ve dünya barışını haykıracak örgütlenmeler kurması gerekiyor. 1 Eylül güçlü bir barış bariyerinin kurulabileceğinin ilk simgesel adımı haline gelebilir bunu yapmak hepimizin boynunun borcu” dedi.
İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı gün olarak tarihe geçen 1 Eylül, barışın önemine vurgu yapmak ve savaşın yıkımını dikkat çekmek adına “Dünya Barış Günü” ilan edildi. O tarihten bu yana 1 Eylül’de dünyanın dört bir yanında onurlu barış için halklar sesini yükseltiyor. Türkiye ve Kürdistan’da da bu yıl 1 Eylül devam eden Barış ve Demokratik Toplum süreci içerisinde karşılanıyor. 1 Eylül’e doğru giderken dosyamızın üçüncü bölümünde giderken Saha Araştırmaları Merkezi (SAMER) Koordinatörü Yüksel Genç ile Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ni konuştuk. 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın çağrısı ile Türkiye’ye gelen 8 kişilik Barış Grubu içerisinde yer alan Yüksel Genç o günden bu güne halklar açısından gelişen süreçleri değerlendirdi.
*1 Eylül Dünya Barış Günü'nü, Kürt sorununun çözümü ve barış arayışlarının yeniden gündemde olduğu bir dönemde karşılıyoruz. Uzun yıllara yayılan çatışmalı sürecin toplumsal sonuçlarını da düşündüğümüzde, bu yıl 1 Eylül nasıl bir anlam taşıyor?
Bu yıl 1 Eylül hem Kürtler hem Türkiye hem Orta Doğu hem de küresel dünya açısından oldukça ilginç bir dönem içinde kutlanacak. Kürtler, yüzyıllık silahlı direniş isyan biçimini yasal, siyasal mücadeleye evirmekle ilgili çok önemli bir aşamaya giriş yaptı. Kürt meselesinin silahtan, şiddetten ve silahtan arındırılarak çözülmesine dair çok önemli bir girişim içindeler. 1 Eylül Kürtler açısından barışın inşası ve toplumsallaşmasına dair bir mücadele süreci olarak karşılanıyor. Türkiye açısından da Kürt meselesi silahların sustuğu ama toplumsal barışın kurulmasına dair çok çabanın ve mücadelenin gerekli olduğu bir zaman dilimini ifade ediyor. Orta Doğu ve küresel dünya açısından iş biraz daha farklı. Orada barışın koşullarını mümkün kılacak süreçlerden bahsetmekten çok giderek daha çatışmacı düzleme kayması meselesi var. 1 Eylül ne yazık ki dünya ve bölge nezdinde çatışma ve gerilim hatlarının oldukça diri olduğu bir süreçle karşılanıyor. Bu bağlamıyla dünya barışının inşasının riske girdiği bir 1 Eylül’den bahsetmek çok mümkün. Şiddet potansiyeli güçlü bir dünya, barış inşasının çok daha yakın olduğu bir Türkiye ve Kürdistan hattında süreci karşılıyoruz demek mümkün.
“Kürt meselesinde şiddet, gerilim ve güvenlikçi strateji üreten ana öz nedenlerin çözülmesine dönük yasal, siyasal, bürokratik ve toplumsal düzenlemeler ortaya çıktığında kök yasa olmanın işlevini yerine getirecek ve aralanan kapının sonuna kadar açılmasını mümkün kılacak.”
*1 Eylül'e giderken “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” da yürürlüğe girdi. Bu düzenleme kalıcı barış açısından ne ifade ediyor? Yasanın hangi siyasi, hukuki ve demokratik adımlarla tamamlanması gerekiyor?
Bu süreç, Kürt meselesini şiddet sarmalının ve güvenlik politikasının konusu olmaktan çıkarmaya dönük çok önemli aşamalarla geldi. Ortaya çıkan yasa Kürt meselesinin bir bütün şiddet ve güvenlik politikasının dışına çıkmasını hemen sağlayabilecek potansiyelde mi derseniz bundan çok emin değilim. PKK hareketinin silahları bırakarak Türkiye'deki siyasal mücadele hattının, demokratik siyasal mücadele hattının bir parçası olmakla ilgili çok önemli bir aşamayı ifade ediyor olabilir.
Fakat yüzyıllık güvenlik politikalarının dışlandığı bir süreçtir demek zor. Bu süreçle kapı aralanmış diyebiliriz. Yasanın en önemli yanlarından bir tanesi yüzyıllık şiddet ve güvenlik politikalarının içerisinde bastırma ve tasfiye odaklı olan yönelim yerine karşılıklı dönüştürmeyi içeriyor olması. Yasa PKK'nin demokratik siyasete geçişinin köprüsü olma potansiyeli taşıyor. Ama henüz bu köprü rolünü tam olarak oynayacak güçte de değil. Çünkü Kürt meselesinde silahsızlanmanın hukuk rejimini kurmaya çalışırken hala yüzyıllık güvenlikçi perspektiften sıyrılmadan ortaya çıkmış bir yasa görünümünde. PKK'nin siyasal demokratik siyasetin güvenle parçası olmasını sağlamak konusunda henüz oldukça zayıf. Fakat bu aralanmış kapının yeni bir filiz olabilmesi birkaç şeye bağlı. Bir tanesi yasanın iyi niyetle uygulanması. Yasa kendisine atfedilen değeri uygulama sırasında ancak karşıladığında anlamı olacaktır. Yasa kendini deklare edip devam yasalarının taahhüdünde bulunarak çıktı. Devam yasalarının Kürt meselesinin silahtan arındırılmasını ve demokratik siyasetin parçası olabilmenin güvencelerini oluşturacak yeni düzenlemelerin hızlı bir biçimde yapılmasını sağladığında ancak anlamlı olacaktır. Kürt meselesinde şiddet, gerilim ve güvenlikçi strateji üreten ana öz nedenlerin çözülmesine dönük yasal, siyasal, bürokratik ve toplumsal düzenlemeler ortaya çıktığında kök yasa olmanın işlevini yerine getirecek ve aralanan kapının sonuna kadar açılmasını mümkün kılacak.
Bu yasa silah bırakmaya dair hukuk rejimi içeriyor ama henüz barışı kurmaya dair bir içerik içermiyor. Dolayısıyla silah bırakmaya dair hukuk rejimi bile sınırlı ve zayıf iken barışı kurabilecek çok daha güçlü yasal düzenlemelere, siyasi irade ve temsil gösterilerine ihtiyacımız olacak önümüzdeki süreçte. Her şey yeni başlıyor. Süreç başladığından beri Türkiye'deki devlet ve iktidar yetkilileri bu Türkiye modeli olacak dedi. Dünya modellerinden daha farklı, iddialı bir süreç olacağını iddia etti fakat şimdiye kadar ortaya çıkmış yasanın zaaf, zayıflık, sınırlılıklarını da birlikte düşündüğümüzde Türkiye modeli denen model, ortaya çıkan yasanın içeriğiyle beraber çok da güçlü bir model değil henüz. Dünya örneklerinden zayıf bir model. Türkiye modeli iddiasında ise devlet ve iktidar, dünya örneklerini aşacak demokratizasyon, ortaklık ve gelecek perspektifini içerecek radikal adımlar, siyasal reformlar, hukuki reformlar, idari reformlar ve geniş uzlaşı alanlarını içeren bir toplumsal sözleşmeye yol açmaları ve bununla ilgili pratik bazı adımlar atmaları gerekecek. Bunlar olmadığı sürece şimdilik Türkiye modeli diye sunulan şey, dünya modellerinin oldukça altında ve zayıf.
“Biz barış için, şiddeti durdurmak için geldik ancak tutuklandık. Biz tutuklandıktan sonra cezamızı yattık ve çıktık. Şu anda yasa gelebilecek olan militanların bizim cezaevi sürecimizi yaşamadan sosyal hayata dahil olmasını mümkün kılıyor.”
*Siz geçmiş barış girişimlerine Barış Grubu üyesi olarak doğrudan tanıklık ettiniz. Geçmiş deneyimlerle bugünkü süreci karşılaştırdığınızda hangi derslerin çıkarılması gerekiyor? Bu kez sürecin kalıcılaşması için neyin farklı yapılması gerekiyor?
Ben 27 yıl önce geldim. 27 yıl önce çok büyük fırsatı Türkiye kaçırdı. Kaçırılmış bu fırsatın maddi, manevi, can kayıplarını birlikte düşündüğümüzde çok büyük oldu. Dolayısıyla bugün 27 yıl önceki konuma tekrar gelindi. O dönem kaçtıktan sonra olanların muhakemesini doğru yapamayanlar bugünün kıymetini çok anlayamayacak gibi geliyor. İkincisi o dönem ortaya çıkan pozisyonu küçük iktidar heveslerine, kendi kişisel rejim ve beka heveslerine tahvil edenler yok oldular. Biz 99'da geldiğimizde Türkiye'ye Kemalist rejimin bütün kodlarıyla oldukça diri ve askeri vesayetin oldukça güçlü olduğu bir zamanda geldik. Ama askeri vesayet ve Kemalist rejimin bütün krizlerinin de artık ortaya çıktığı ve artık yol alamadığı bir zamana da denk geldik. Bizim gelişimiz ve önerimiz bir yenilenme, birlikte dönüşme ve yeni Demokratik Türkiye Cumhuriyeti'ni birlikte yeniden inşa etme teklifiydi. O teklif ne yazık ki doğru okunmadı. O dönem başkan da esir alınmıştı. Lideri esir ve silahsız mücadele öneren bir örgüt varsa yenilmiş bir örgüttür gibi sığ bir yaklaşımla bu eli tutmak yerine bu dönüşüm teklifine şans tanımak yerine, ne yazık ki yenilgi bağlamı içerisinde okundu süreç. O dönemi değerlendirmeyen askeri vesayet rejimi birkaç yıl sonra yıkıldı. Yerine AKP üzerinden yeni bir rejim inşa edildi. Her yeni rejim büyüyebilmenin, ilerleyebilmenin koşulunun Kürt meselesi olduğunu biliyor olmalı ki AKP iktidarı başa geldiği andan itibaren Kürt meselesinin çözümünden bahsetti. İşte o dönemin Başbakanı Erdoğan Diyarbakır ziyaretindeki 2005'te “devlet hatalar yapmıştır, hatalarımızla yüzleşeceğiz ve barışı sağlayacağız” anlamına gelen çok önemli bir konuşma yaptı. Fakat sonrasında savaşı çözerek büyümek yerine savaşı sürekli, araçsallaştırarak, Kürt meselesini çözmeyerek otoriterleşme eğilimlerini tercih etti. Kendisinden önceki askeri vesayetin sorunu araçsallaştırma biçimiyle aynı yolu izledi. Bugün Türkiye koşulları oldukça otoriter, her türlü riske açık, toplumsal, siyasal, sistemsel krizleri oldukça derin ve bu anlamda toplumsal meşruiyet problemi oldukça güçlü bir düzenle karşı karşıya.
Çıkış yolu, biz geldikten sonra işaret ettiğimiz ve bu süreç başladığından beri işaret edilmiş olan yer yani Kürt meselesinin demokratik, barışçıl çözümü, ortak çoğulcu Türkiye'yi yeniden inşa etmek ve dünyayla, bölgeyle de bu paradigma içerisinde aslında ilişkilenmek, model oluşturmak. Türkiye'nin çıkışı bu aksi halde değerlendirmez ise şiddet üreten bir mesele yeni şiddet hareketleri doğurur ve yeni şiddet hareketleri çözülmeyip araçsallaştırılan sorunlar topluma kaygı, korku ve tarihsel paranoya empoze eden politik diller başka bir otoriterizmin kucağına Türkiye'yi iter. Bu Türkiye açısından kazanç değil kayıptır. Çözümsüzlüğün sürdürülebilirliği kayıp, herkesin kaybedeceği kaybet kaybet siyasetini büyütür. Ama süreç çoğulcu Türkiye'nin yeniden tariflendiği bir sonuca erer ise herkesin kazan kazan içinde olduğu bir ilkeyi harekete geçirir.
Biz barış için, şiddeti durdurmak için geldik ancak tutuklandık. Biz tutuklandıktan sonra cezamızı yattık ve çıktık. Şu anda yasa gelebilecek olan militanların bizim cezaevi sürecimizi yaşamadan sosyal hayata dahil olmasını mümkün kılıyor. Biz cezaevinden çıktıktan sonra Kürt meselesinin çözümüne, Kürt meselesinde eşitlik talebine, barışın bu ülke için ne kadar gerekli olduğuna dair yaptığımız tüm çalışmalarımız ne yazık ki yargılanma konusu oldu. Şimdi gelecek olanlar bu ikinci aşamayı yaşamamalı. Gelenlerin demokratik siyaseti yapabilmeye dair kimlik ve haysiyet onurlarını koruyacak, lekelenmeme, hedeflenmeme haklarına saygı gösterecek, yaşamlarını güçlenerek ve güçlendirerek sürdürebilmelerini sağlayacak biçimde düzenlemeler yapmak gerekiyor. Anadilde eğitim haktır gibi bir talebimiz cezanın konusu oluyorsa bu Türkiye'de Kürt meselesinin gerilim ve şiddet üretmesini engellemez. Kürt kimliği Türkiye'deki diğer kimlikler ve Türk kimliğiyle eşittir ve eşit olmanın gereklerini hak eder yasal ve anayasal olarak da bu teyit edilmelidir. Mücadelesi verilmesi bölücülük olarak algılanıp cezanın konusu yapılıyorsa orada yine Kürt meselesi şiddet ve gerilim üreten bir hat olarak kalır. Kürdistan'da kaynakların aktarımındaki adalete dair bir mücadele yürütecekse gelenler ve burada kaynakların adil dağılımı ve yoksullukla mücadele için bir perspektifle yol alacaksa, bunu siz kriminal bir mevzuya dönüştürürseniz cezanın ve güvenlik siyasetinin bir konusu yaparsanız yine Kürt meselesi şiddet, gerilim üreten bir mesele olarak kalır. Mesele birilerinin gelmesi değil. Mesele o birilerinin geldikten sonra şiddet, gerilim, savaş üreten sorunun kök nedeninin çözülmesine dönük hep birlikte yol almanın koşullarını yaratmaktır. Bunu yapmadığınız sürece bugün PKK'dir yarın başka bir siyaset Kürt meselesi üzerinden yeni bir şiddet akımının, yeni bir itiraz ve isyan akımının parçası gayet olabilir.
Biz geldiğimizde 99'da hiçbir siyasi irade ve devlet, hukuk güvencesi yoktu. Biz Başkanın çağrısıyla Türkiye'de PKK'nin silah bırakabileceğini göstermek, Kürt meselesinin barışçıl ve demokratik çözüm koşullarının oluştuğunu ilan etmek ve bu konuda ortak, birlikte yol almak için büyük barışı kurma teklifiyle gelmiştik ve hiçbir güvencemiz yoktu ve tutuklandık. Bizden 10 yıl sonra ikinci grup geldi, onlar dönemin iktidarının güvencesi ve bir diyaloğun sonucunda gelmişti. Fakat yine yasal güvence yoktu. Onlar geldikten kısa bir süre sonra ulusalcı, ırkçı ve ayrımcı kesimlerin, hala şiddetten ve çözümsüzlükten beslenen geleneksel kesimlerin hedef göstermesinin ardından hukukun, konusu olmaya başladılar. Hiçbir güvenceleri olmayan o insanların bir kısmı tutuklandı. Bir kısmı bu koşullarda barış mücadelesi yürütülemez deyip geldikleri yere gitti. Şimdi ise hem siyasal iradenin güvencesi var hem devletin güvencesi var hem hukuksal güvence kurulmaya çalışılıyor. Bu 27 yılda ancak biz bu aşamaya gelebildik. O yüzden bu aşamanın kıymetini bilmek ve buradan sonrasını mümkün kılmanın yollarını hep beraber aramak zorundayız. Çünkü her bozulan aşamanın ardından bir sonraki aşamanın, oluşabilmesi büyük savaş, büyük acı, büyük kayıplara, büyük maliyetlere yol açtı. Bu aşama kırılır ve yürütülemezse, kendisinden öncekilerin ortaya çıkardığı kayıp, maliyet ve kırılma noktalarının çok üstüne çıkacaktır ve bunu artık kimse yaşamamalı.
*Bir tarafta barış ve çözüm tartışmaları yürütülürken diğer tarafta siyasal ve toplumsal alandaki baskılar devam ediyor. Eşit yurttaşlık, ana dilinde eğitim, ifade ve örgütlenme özgürlüğü gibi başlıklarda atılacak adımlar toplumsal güven açısından nasıl bir yerde duruyor?
Henüz Türkiye Cumhuriyeti'nin 100 yıllık güvenlikçi konseptinden kurtulabilmiş tam olarak çıkabilmiş değiliz. Bu yüzden de faaliyetler, etkinlikler, çağrılar, çabalar kriminalize edilebiliyor. Yoksulluk ve uyuşturucu ile mücadele etmek isteyen mahallenin, sivil toplumdaki insanları gözaltına alınıp tutuklanması kadar sığ bir durum olamaz. Geçmişin güvenlikçi stratejisinin nefes almasını sağlamaya çalışan bir kurnazlık olamaz bu büyük bir problem. Newroz’da büyük buluşma gerçekleştiren, barışın en büyük politik platformunu kuran insanların hedeflenmesi, tutuklanması bu süreçle hiç uyumlu değil. Bu tip süreçlerin ruhunda ne yazık ki şu var egemenlikli iktidar yapıları süreci sürekli bozmak isteyeceklerdir, süreç için çalışanları hedeflemek isteyeceklerdir, provake etmek isteyeceklerdir ama buna karşı toplumun örgütlü şekilde dur demesi ve bu davranışlara onay gösteren hukuksal, siyasal zemin değişmesine dönük ciddi mücadelenin hızla başlaması gerekiyor. Türkiye toplumu süreç başladıktan hatta daha öncesinden de sanıldığından daha hızlı bir bicimde demokratik, hukuki reformlara açıktır. Toplum kabul etmez diyenler küçük siyasal hesaplar kuruyordur. Kayyum atamalarından memnun olanların oranı yüzde 10-15’i bulmaz. Düşünce ve ifade özgürlüğünü genişletmek ve güvenceye almakla ilgili yapacağınız düzenlemelerin hiçbirine sokaktan tepki almazsınız.
Doğru dil ve alıntı
Övündükleri Osmanlının en övünmesi gereken icraatlardan bir tanesi kimlikleri, dilleri, dinleri asimile etmemiş olmasını feyz alsınlar. Toplumun yerele daha güçlü katılabileceği reformlar sürecinin kendisine toplum itiraz etmeyecektir. Bu kadar merkezileşmenin toplumu nasıl çürüttüğünü toplum görüyor. Buradan çıkmanın yolu merkezde toplananın yerel ile paylaşılması ve ademi merkeziyetçiliğin yerelden doğru geliştirilmesi Türkiye toplumunun en az itiraz edeceği şeydir. Bunun için doğru dili ve anlatıyı bulmak önemli. Yeni bir barış kuracaksanız birbirinize karşı dillerini ve alışkanlıklarınızı bir bütünen değiştirmelisiniz. Üstenci, ayar çeken, lütuf gibi davranışlar sergileyen dilleri kamuoyu algısını belirleyen tüm alanlardan çekilmesi lazım. Yasal olarak bir an önce düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğüne dair hükümler dönüştürülmeli. Eşitlik yurttaşlık hukukuna dair girişimlerin yapılması gerekli, mevzuatların buna dönük düzenlenmesi gerekiyor. Geçmişi geride bırakıp birlikte geleceğe bakabilmenin koşullarını yaratacak süreçlerin hızlı şekilde işletilmesi gerekiyor.
*Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit başta olmak üzere güvenlik eksenli politikaların sürmesini barış arayışı açısından nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye modeli denen modelin en kötü sınav verdiği yer muhatabın tecrit koşullarında tutuluyor olması. Uluslararası hukukun gerektirdiği umut hakkını tanımıyorsunuz, baş müzakerecinin Türkiye toplumuna hitap edebilme, süreci ilerletebilme koşulunu sağlamıyorsunuz. Bu Türkiye modelinin en zayıf yerlerinden biri. Yasa da Sayın Abdullah Öcalan’ın statüsünün tanımlanmaması olması, umut hakkının tariflenmemiş olması, adil müzakere koşullarını sağlayacak mekanizmaların tariflenmemiş olması modelin en büyük zaaflarından biri. Bu süreç buraya kadar böyle geldi ama bundan sonraki pratik aşamaların kendisi böyle gitmez. O yüzden sürecin çok hızlı biçimde, sağlıklı ilerlemesi konusunda derdi olanların Sayın Abdullah Öcalan’ı baş müzakereci olarak hem statüsünün tanınması ve statüsünün gerekliliklerini yerine getirebilecek özgür ve adil koşullara sahip olması konusunda harekete geçmesi gerekiyor.
“Kadının katılmadığı hiçbir barış süreci kalıcılaşmaz, toplumsallaşmaz ve gerçek anlamda barış üretmez.”
*Savaş ve çatışmalı süreçlerin kadınlar üzerindeki etkileri düşünüldüğünde, kadınların barış mücadelesindeki rolünü ve bugünkü süreçteki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Kadınların karar mekanizmalarında özne olmadığı bir süreç kalıcı ve onurlu bir barış yaratabilir mi?
Dünyanın her yerinde barış süreçlerinin geliştirilmesinde ve toplumsallaştırılmasında en önemli rol kadına düşmüştür. Çünkü kadın savaş ile değil barış ile ilişkilidir. Barışa köprü olma rolünü en çok uygulayabilecek kesim kadındır. Kadının katılmadığı hiçbir barış süreci kalıcılaşmaz, toplumsallaşmaz ve gerçek anlamda barış üretmez. Kürt meselesi gibi meselelerde kadınlar sadece barış masalarının kurulmasını destekleyen, zemin oluşturan bir yerde aktivistlik sergilemezler esas olarak o süreçten sonra toplumlar arası kırılmış bağları tamir etmek, uzlaşı alanlarını güçlendirmek, kimlikler arası ilişkiyi örme kapasitesine sahipler. Bu tip süreçlerin kadınların öncü rol oynamasına ihtiyaç var. 19 aylık süreç içerisinde kadın hareketleri, örgütleri ne yazık ki büyük başat bir rol oynamadılar biraz daha temkinli, izleyen, geçmişin deneyimleri ve iktidarın pozisyonu üzerinden sözünü kurulması ne yazık ki Türkiye gerçekliğinde var. Bu süreç içerisinde en aktifleri Kürt kadınları oldu. Hem hakikati söylemek ve barışı üretebilmek için çok ciddi aktiviteler içerisinde oldular. Savaşın yaralarını toplum nezdinde görünür kılıp yüzleşmeyi ve toplumu yaraları iyileştirecek şekilde güçlendirmeyi hedefleyen buluşmalar gerçekleştirdiler. Sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi ve muhataplar arasındaki eşitsizliğin ortadan kaldırılabilmesi için çok güçlü eylemler geliştirdiler. Ama bunlar yetmiyor Kürt kadınların çabaları Türkiyeli kadınlarla buluştuğunda, Kürt kadınların hedefleri Türkiyeli kadınlar tarafından da ortaklaştığında ve kadınlar barışının neden gerekli olduğu ve sürdürülebilmesi için birlikte hareket edebiliyor olması gerekiyor.
Erkek dünyası savaşı her zaman tercih eder. Ama kadınlar geçmişi düşünür ve geleceğe dönük ortaklık fikrinin getirdiği bir yerde sürece yaklaşır. Yeni toplumsal sözleşmenin inşasında kadınlar güçlü bir rol üstlenebilir bu rol hala üstlenilmeyi bekliyor. Karar vermediğimiz savaşların etkileneni haline geliyoruz. Savaşlar kristalize erkekliğin en çok yansıdığı yerler. Kadınların gerilim ve savaş fay hatları üzerinden güçlü bir bicimde Türkiye, bölge ve dünya barışını haykıracak örgütlenmeler kurması gerekiyor. Dünyada gerilim büyüyor ama toplumların barış, huzur arayışı da güçleniyor.
*Kürt sorunu ve barış arayışları Türkiye sınırlarıyla sınırlı değil; Suriye, Irak ve İran'daki gelişmelerle de doğrudan ilişkili. 1 Eylül Dünya Barış Günü açısından baktığınızda, Türkiye'de atılacak demokratik ve siyasi adımlar bölgesel barışı nasıl etkileyebilir? Türkiye'deki barışın Ortadoğu açısından nasıl bir karşılığı olur?
Türkiye’de başarılacak Türk-Kürt ittifakı, yeni demokratik cumhuriyet formunun kendisi gerilim hatları geriye çekilecek, savaş potansiyelleri aşağıya çekilecek Suriye, İran, Çin, Afganistan, Körfez ülkeleri demek. Türkiye nezdinde onurlu barış başarılabilinirse bu Ortadoğu içinde bir model olur. Bu 1 Eylül savaş koşullarının gerçeği dönmediği ve savaşa karşı güçlü bir barış bariyerinin kurulabileceğinin ilk simgesel adımı haline gelebilir. Bunu yapmak hepimizin boynunun borcu. Bu 1 Eylül toplumsal barışın kurulabilmesine ilişkin süreçleri güçlü bir biçimde ilerletebilecek ikincil adım olmayı başarabilir ise Ortadoğu’da açığa çıkan savaş dinamiklerinin bütününü geriletebilme potansiyeli taşır. Türkiye’de yaşanacak Kürt barışı büyük Ortadoğu barışı anlamına gelir. Egemenler terörsüz Türkiye, terörsüz bölge kavramını kullanıyorlar bu perspektifin kendisi çok güvenlikçi biz 1 Eylül meydanlarında sürecin gerçek ruhunu inşa edecek biçimde barış içinde yeni bir Türkiye toplumu, barış içinde yeni bir Ortadoğu toplumu perspektifi ile 1 Eylül’ü karşılamalıyız.
Yarın: Barış ve özgürlükte ısrarcıyız







