Neslihan Şedal: Merkeze bağımlı yerel yönetim demokratik olamaz
- 09:05 17 Haziran 2026
- Güncel
Pelşin Çetinkaya-Rojda Aydın
AMED - Yerel demokrasinin anayasal güvence altına alınmasının toplumsal sorunların çözümünün anahtarı olduğunu belirten, Wan Belediye Eşbaşkanı Neslihan Şedal, halkın doğrudan katıldığı yerinden yönetim modelinin barış ve demokratik toplumun temel zemini olduğunu söyledi.
Karar alma yetkilerinin merkezi idareden yerel yönetimlere devredilmesini esas yerel özerklik modeli, yerel meclislerin güçlendirilmesini, halkın karar süreçlerine doğrudan katılımını ve yerel ihtiyaçlara göre politika üretilmesini öngörüyor. Dünyanın farklı ülkelerinde çeşitli biçimlerde uygulanan bu model, kültürel hakların korunması, yerel demokrasinin geliştirilmesi ve kamu hizmetlerinin daha etkin yürütülmesi açısından tartışılan yönetim modelleri arasında yer alıyor. Dünyada bu modele örnek ülkeler arasında Spain içindeki Basque Country ve Catalonia, Italy içindeki South Tyrol, United Kingdom içindeki Scotland ve Wales gösterilebilir.
Yerine kayyım atanan Wan Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Neslihan Şedal, yerel özerklik modeline dair sorularımızı yanıtladı.
“Ülkede başta yurttaşların seçme ve seçilme hakkından tutalım da karar mekanizmalarında yer almasına kadar birçok baskı ve antidemokratik uygulamayla karşı karşıya kalınabilecek durumlar yaşanıyor.”
*Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı'nın Kürdistan ve Türkiye'de tam olarak uygulanabilmesi için hangi yasal ve idari düzenlemelerin yapılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
4 gün süren Yerel Yönetimler Konferansı'nda, aslında temel gündemimiz haline getirdiğimiz yerelde demokrasiyi güçlendirebilme meselesini de tartıştığımız bir zeminde bu programı gerçekleştiriyoruz. Doğrusu, yerelde demokrasiyi güçlendirebilmek elbette ki yerel demokrasinin aynı zamanda hukuki güvencesinin sağlanmasıyla bağlantılı. Bir ülkede, eğer yerel yönetimlerin güçlenmesi ve bunların hukuki, yani anayasal güvenceye alınması sağlanmadığı zaman, sürekli antidemokratik uygulamalar elbette ki gelişebiliyor. Bu durum, yurttaşların seçme ve seçilme hakkından tutalım da kendi yerellerindeki yönetim mekanizmalarının içerisinde bulunma sürecine kadar uzanıyor. Yine toplumsal sorunların çözümü meselesinden tutalım da ihtiyaçlar doğrultusunda hayata geçirilecek bütün çalışmalara dair öncü olabildiği, söz kurabildiği ve aslında bunların hepsini hayata geçirebildiği bir demokratik zeminin oluşabilmesi elbette ki anayasal bir zeminle gerçekleşebiliyor.
Maalesef yaşadığımız ülkede, başta yurttaşların seçme ve seçilme hakkından tutalım da karar mekanizmalarında yer almasına kadar birçok baskı ve antidemokratik uygulamayla karşı karşıya kalınabilecek durumlar yaşanıyor. Bunlardan bir tanesi, mesela kayyum uygulaması. Bu uygulama, ardından OHAL sürecinde ortaya çıkan bir düzenleme ile birlikte halk iradesine karşı yapılan büyük bir gaspı ifade ediyor. Bu ve benzeri meseleler aslında yapılacak düzenlemelerle hem yerel yönetimlerin güçlendirilmesinin önünün açılmasını sağlıyor hem de yerel demokrasinin güçlendirilmesi anlamına geliyor. Elbette ki bunlar bizler açısından hayati meseleler ve bir an önce düzenleme yapılması gereken konulardır.
“Siz bugün yerel yönetimler alanında bir proje hayata geçirmek istediğinizde merkezi yönetime takılıyorsa burada demokratik bir yönetim sisteminden bahsedemezsiniz.”
*Kürdistan ve Türkiye'de merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki yetki paylaşımını ve yerel yönetimlerin karar alma süreçlerindeki bağımsızlığını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Yerel yönetimler alanında demokratik bir şekilde yöneticilik yapabilmek, bu yönetim mekanizmalarını halka açık hale getirebilmek, doğru temelde yerellerin ihtiyaçlarına göre proje üretebilmek ve bunları hayata geçirebilmek... Bunların hepsi, aslında tırnak içerisinde, yerel yönetimler alanında yetkilerin genişletilmesi ile alakalı bir durum. Mesela ulus-devlet aklının yerel yönetimler modeli tekçilik aklıyla inşa edilmiş. Bir başkan vardır ve bütün yetkiler o başkan etrafında örülmüştür. Meclis vardır, ancak meclisin kararları ve yetkileri sınırlıdır. Meclisin aldığı bütün kararların yürürlüğe geçmesi ya da onaydan geçmesi meselesi biraz başkana bağlıdır. Dolayısıyla burada aslında bu sistemin kendisini demokratikleştirebilmek, bu vesayetçi anlayışın yerel yönetimler alanındaki şeklini ortadan kaldırabilmek ve bu formu belki düzenleyebilmek ilk adımda mümkün olabilmelidir.
Vesayetçi bir ülkede yaşıyoruz ve bu kurumların hepsi birer vesayet makamına dönüşebiliyor maalesef. Dolayısıyla bizlerin mücadele ettiği en temel alanlardan bir tanesi, yerel yönetimler alanında demokrasiyi güçlendirebilecek mekanizmaların oluşturulmasıdır. Örneğin, siz vesayetçi bir ülkeyseniz, bu mekanizmalar tamamen topluma, kadınlara ve toplumun dinamiklerine kapalıdır. Dolayısıyla bu vesayet makamının, bu vesayetçi anlayışın yerel üzerindeki yetkisinin kaldırılması lazım. Merkez ve yerel arasında demokratik bir diyaloğu geliştirebilecek mekanizmaların işletilmesi gerekir.
Yani siz bugün yerel yönetimler alanında bir projeyi hayata geçirmek istediğinizde merkezi yönetime takılıyorsa, burada demokratik bir yönetim sisteminden bahsedemezsiniz. Kimi projeleri hayata geçirme noktasında elbette ki mali alanda ihtiyaç duyulan bazı durumlar olabiliyor. Dolayısıyla bu mali bağımsızlığın gerçekleşmesi gerekir. Ancak vesayetçi bir anlayışla yönetilen alanlarda, bütün bu kararlar ve mali meselelerin kararı merkezi yönetime bağlı olduğunda, siz ihtiyaçlarınızı giderecek ve toplumsal sorunların çözümü noktasında politika üretebilmek için ihtiyaç duyduğunuz kaynaklara erişemiyorsunuz; merkezi hükümet bu kaynaklara ambargo uygulayabiliyor.Bunun gibi birçok konuda, örneğin kurumsal bir mekanizmaya ihtiyaç duyduğunuzda, bunu açabilmek için dahi merkezi hükümetten onay almak durumunda kalıyorsunuz. Bu durum, topluma hizmet etmenin önüne çok ciddi bürokratik engeller koyabiliyor. Bizim de maalesef burada yaşadığımız en temel sorun bu.
“Eğer yerel demokrasi anayasal güvence altına alınırsa demokrasi aslında yerellerde güvence altına alınmış olur ve bu esasında o toplumlar için, o ülkeler için kurtuluşu ifade eder.”
*Yerel yönetimlerin anayasal güvenceye kavuşturulması gerektiğini düşünüyor musunuz? Böyle bir düzenleme yerel demokrasiyi nasıl etkiler?
Yerel demokrasinin anayasal güvence altına alınması meselesi, toplumsal sorunların bir bütün olarak demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözülmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla aslında yaşadığımız ülkede ve toplumsal sorunların derinleştiği ülkelere dönüp baktığımızda, yerel yönetimlerin özerk olmamasıyla, yerel yönetimlere ambargo uygulanmasıyla, merkeziyetçi ve vesayetçi bir anlayışla yönetilen ülkelerde toplumsal sorunların daha da derinleştiğini görüyoruz.Ama dönüp baktığımızda; hem ekonomik, hem kültürel, hem sosyal hem de sağlık alanında standartların yüksek olduğu yerlere baktığımızda, muhakkak yerel yönetimlerin güçlendirilmiş haliyle karşı karşıya kalmış oluyoruz.Burada tam da ifade ettiğimiz meseleye geldiğimizde, yani sizin ifade ettiğiniz yerel demokrasi eğer anayasal güvence altına alınırsa, demokrasi aslında yerellerde güvence altına alınmış olur ve bu esasında o toplumlar için, o ülkeler için kurtuluşu ifade eder.Yerel demokrasi; halkın kendisinin katılması, kendi karar süreçlerinde bulunması ve bunu hayata geçirmesi meselesidir. Aynı zamanda o ülkeye karşı aidiyet duygusunu güçlendirir. O ülkenin yaşam standartlarını yükseltir ve dolayısıyla bunların hepsinin güvence altına alınması da aynı zamanda yerelde demokrasiyi güçlendirmek ve anayasal güvenceye kavuşturmakla bağlantılı bir şeydir.
“Kürt özgürlük sorununun da çözümü, bütün toplumsal sorunların çözümü de aslında yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve yerel demokrasiye dair olan sorunun ortadan kalkmasıyla alakalı bir şeydir.”
*Halkın yerel karar alma süreçlerine daha etkin katılımını sağlamak için hangi mekanizmalar geliştirilebilir? Yerel demokrasinin güçlenmesi Kürdistan ve Türkiye'nin genel demokratikleşme sürecine nasıl katkı sunabilir?
Kürt özgürlük sorununun da çözümü, bütün toplumsal sorunların çözümü de, kendi toplumsal değerleriyle yaşayamayan halkların sorunlarının çözümü de aslında yerel demokrasinin güçlendirilmesi ve yerel demokrasiye dair olan sorunun ortadan kalkmasıyla alakalı bir şeydir. Çünkü en temel sorun şu: Biz Kürtler olarak kendi dilimizi, kendi kültürümüzü, kendi yaşam değerlerimizi toplumsal değerlerimizle yaşayamadığımız için, soykırım politikaları ile karşı karşıya kaldığımız için, kendi irademizle kendi yerellerimizi yönetemediğimiz için, kendi yaşamımıza dair karar alamadığımız için, politika üretemediğimiz için özgürlük sorunu ortaya çıktı. Kürtler şahsında, diğer halklar açısından da bunu ifade etmiş olayım. Dolayısıyla bütün bu toplumsal sorunların çözülebilmesi için esasında yerel demokrasinin, az önce de ifade ettiğimiz gibi, anayasal güvence altına alınması gerekiyor.
Elbette ki tüm toplumsal sorunların çözümü noktasında yerel demokrasinin güçlendirilmesi meselesi çok bağlayıcı bir yerde, yani yaşamsal bir yerde duruyor. Bu sebeple tam da halkın kendi kendini yönetebildiği, halkın kendi kararlarını alabildiği, kendi diliyle, kendi kültürüyle, kendi kimliğiyle, kendi inancıyla yaşayabileceği zeminler oluşturulmalı. Ama yerel demokrasinin güçlendirilmesi tam da toplum mühendisliğine karşı geliştirilmiş bir sistemdir. Siz vesayetçi anlayışla yönetilen bir yerde toplum mühendisliği yapabilirsiniz. Siz halkın iradesinin ambargo altında olduğu bir yerde halk adına bir şeyler yapmaya çalışırsınız ama aslında onu da halk adına yapmazsınız. Yapmış olduğunuz usulsüzlükleri örtmek için bir takım şeyler yapıyormuş gibi gösterirsiniz.
Dolayısıyla vesayetçi anlayışın, iktidar anlayışının yapmak istediği şey budur. Asla halkın sorunlarını çözmek, halkın ihtiyaçlarını gidermek için bir şeyler yapılmaz. Halk adına, halkın içinde olmadığı; kendine göre bir yaklaşımla halkın sorunlarının analiz edildiği, çok pozitivist bir yerden sorun tanımlamasının yapıldığı ve bunu hiçbir şekilde halkın iradesinin olmadığı bir yerden çözüm oluyormuş gibi gösterme hali, aslında sorunları daha da derinleştiriyor. İşte tam da bu noktada; halk kendi sorununun ne olduğunu bilir. Halk, kendi sorununa nasıl çözüm geliştireceğini bilir. Ve halk, eğer bu sorunun çözümü noktasında öncü olabiliyor, yapabilen ve irade olabilen bir konumda bulunuyorsa, orada o alana, o mekâna, o yerele çok ciddi anlamda sahiplenme ve aidiyet duygusu gelişiyor. Dolayısıyla yerel demokrasi dediğimiz mesele budur.
Bir yerelde, bir mekânda yoksulluk sorunu varsa, o halk kendi elinden neyin alındığını çok iyi biliyor. Yeniden kaybettiği şeyi, kaybettiği yerde bulma çabası aslında çözümdür. Yerel demokrasi, yerinden demokrasi dediğimiz mesele buna çözüm bulur.Kadın kırım politikası varsa, kadın kırım politikasına karşı kadınlar nasıl çözüm üreteceğini bilir. Kendi kurumsallaşmasını kadınlar bilir. Kadınlar adına birilerinin gelip bir şeyler yapması, o sorunu çözmek anlamına gelmez. Yoksullaştırılmış halk için, halk adına istihdam adı altında, ekonomi adı altında aslında halkın emeğinin daha çok sömürüldüğü, daha çok ekonomisiz bırakıldığı bir yerde; halk kendi ihtiyaçlarının ne olduğunu, kendi yereline göre, kendi koşullarına göre çok iyi bilir. Dolayısıyla her bir aşamasına halkın kendisinin katılması, söz kurması ve hayata geçirmesi gerekir.Bunun için de bütün alanlarda hangi toplumsal sorunlar varsa, orada komünal yaşam ruhunun inşa edilmesi gerekir. Sağlıkla ilgili sorun mu var? Sağlık komünleri. Ekonomi ile ilgili sorun mu var? Ekonomi komünleri. Dil, sanat ya da başka herhangi bir toplumsal soruna karşı komünal yaşam ruhuyla mekânların, alanların bir araya gelme ve dayanışmayı büyütme alanlarının inşa edilmesi lazım. Bunun için komünal yaşam inşa edilirken; kent meclislerinden mahalle meclislerine, kent konseylerinden tutalım da halkı, kentin ve toplumun dinamiklerini bir araya getiren; bütün toplumun enerjisini oraya akıtan, çözüm gücünü oraya yönlendiren bir yöntemle hem kapsayıcı hem katılımcı bir yerel yönetimler modeli de hayata geçirilmiş olur.
“Yerel yönetimler güçlendirilirse Türkiye’yi dünya ülkeleri arasında örnek bir ülke haline getirebilecek bir paradigmayı savunuyoruz.”
*Bir İspanya modeli var aslında çokça sıkça da dile getirilen bir model. Peki bu noktada İspanya'daki Bask bölgesinin örneğinde görülen yerel özerklik modelinden Kürdistan ve Türkiye'nin çıkarabileceği dersler nelerdir? Yani yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, toplumsal uzlaşı ve barış süreçlerine katkı sağlayabilir mi bu model?
Toplumsal barış, toplumsal özgürlük ve yerel yönetimlerin güçlendirilmesi birbiriyle bağlantılı meselelerdir. Çünkü iktidarlar, ulus-devletler ve bugün toplumların bütün yaşam alanlarını adeta bir ateş çemberine dönüştüren sistemler, aslında yerel yönetimleri ve yerel olanı hedef alarak kendilerini inşa etti. Ancak buna karşı geliştirilen yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, halkın kendisinin kendini yönetebildiği yerinden yönetim dediğimiz anlayışın güçlendirilmesiyle mümkün olmuştur. Mesela şunun örneğini çok net vereyim. Belki Kürt siyasi hareketi olarak en çok özerklik meselesini tartıştığımız için hedef haline gelen hareket de biz olduk. Ama bunun bir ülkeyi ne kadar güçlendirdiği, toplumsal barışı ne kadar geliştirdiği ve bir ülkeyi bulunduğu coğrafya içerisinde bütün standartlarıyla çok yüksek bir seviyeye ulaştırabildiği de bir gerçekliktir.Dolayısıyla dünya modellerine baktığımızda, nerede güçlendirilmiş yerel yönetimler modeli varsa orada çok güçlü bir ülke gerçekliği ile karşı karşıya kalıyoruz. Yani bir ülkede, İspanya örneğinde olduğu gibi, halkın kendi kendini yönetebileceği bir gerçekliği görebilmek, bir ülkede barışı ve özgürlüğü de getirebilecek en önemli meselelerden bir tanesidir. İspanya örneğine geçersek; 1978'de demokratik anayasa ile birlikte güçlendirilmiş bölgesel özerklik modelini hayata geçirerek bir sistem geliştirdi. Burada Bask Bölgesi'nin yerel yönetimler alanında güçlendirilmesiyle ortaya çıkan ve bugün dünyada model olarak gösterilen bir gerçeklik var.
Türkiye neden yerel yönetimler alanında örnek gösterilen bir ülke olmasın ki? Neden sürekli antidemokratik uygulamalarla anılan bir ülke olsun? Neden sürekli hak gaspıyla, irade gaspıyla, darbelerle anılan bir ülke olsun ki? Dünyada İspanya gibi ve bunun gibi farklı modelleri hayata geçirmiş ülkeler varken, demokrasi açısından örnek olabilmek mümkünken, neden sürekli tarihin kara sayfalarında kayyım uygulamalarıyla, antidemokratik yöntemlerle ve darbelerle yer alsın? Dolayısıyla biz tam da bu tarihsel süreçte, yerel demokrasinin güçlendirilmesini, aslında yerinden yönetimin güçlendirilmesi meselesini çok önemsediğimizi; ülkedeki barışın sağlanması ve demokrasinin güçlendirilmesi için yerel yönetimler alanında yerel demokrasinin özellikle güvence altına alınması gerektiğini söylüyoruz.
Çünkü Bask bize şunu söylüyor; tam da bizim ifade ettiğimiz şeyi. Demokratik ulus paradigması, bir yerelde bulunan halkların kendi kendini yönetebilmesini, kendi yaşamıyla ilgili söz kurabilmesini, kendi ana diliyle eğitim alabilmesini, ana diliyle yaşayabilmesini, çocuklarını kendi özüyle yetiştirebilmesini ve kendi kültürüyle yaşamını sürdürebilmesini istiyor. Kendi coğrafi kaynaklarının zenginliği karşısında sömürü ve soykırım politikalarıyla karşı karşıya kalmak yerine kendi ekonomisini geliştirmek istiyor. Bu kadar yoksulluğun derinleştiği bir yerde, yerel yönetimler alanında güçlü bir ekonomi modeliyle gençlerin bu topraklardan göç edip gitmesinin önüne geçilmek isteniyor. Her gün inşaatlarda, fabrikalarda ve insani olmayan yaşam koşullarında yaşamını yitiren gençlerin yaşamdan koparılmaması isteniyor. Tüm bunlar hayati meselelerdir.Bunlar insanın yaşamını doğrudan etkileyen meselelerdir. Dolayısıyla kendi kültürel değerleriyle yaşama, kendi inancıyla ve kendi kimliğiyle yaşayabilme meselesi de tam olarak güçlendirilmiş bölgesel özerklik anlayışıyla bağlantılıdır. Baktığımızda aslında kendi ülkesine bağlı, kendi ülkesinin anayasası içerisinde temel hak ve özgürlükleri güvence altına alınmış, kendi toplumsal değerleriyle yaşayabilen, kendi ekonomisini üretebilen ve kendi sağlık mekanizmalarını oluşturabilen bir bölgesel özerklikten bahsediyoruz. Elbette ki uygulama biçimi olarak, Kürdistan açısından da yerel yönetimlerin güçlendirilmesi bağlamında sıkça örnek gösterdiğimiz bir modeldir.Şimdi bunu Kürdistan'a uyguladığımızda, burada yaşayan bütün halkların kendi kültürüyle, diliyle, diniyle, inancıyla ve toplumsal değerleriyle özgür bir şekilde yaşamasından; en önemlisi de kendi kendini yönetebilmesinden, kendi hayatıyla ilgili kararlar alabilmesinden bahsediyoruz. Bu ancak yerel yönetimler alanında gerçekleşebilir. Yani bu, bir dünya modelidir. Eğer koşullar oluşturulursa ve tam da barış ve demokratik toplum sürecinde yerel yönetimler güçlendirilirse, biz savunduğumuz fikriyatla Türkiye'yi ve demokratik Cumhuriyet'i nasıl savunuyorsak, bugün de Türkiye'yi dünya ülkeleri arasında örnek bir ülke haline getirebilecek bir paradigmayı savunuyoruz. Neden olmasın ki? Bunu buradan soruyoruz. Bence bunu herkes isteyebilmeli. Türkiye'nin her açıdan standartlarını yükseltmek hepimizin sorumluluğundadır ve biz bunu savunuyoruz.
“Önderlik, bir toplumun ve bir devletin kurtuluşunun yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yerel demokrasinin güçlendirilmesi ile bağlantılı olduğunu ifade ediyor.”
*Son olarak Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın konferansa gönderdiği mektubu vardı. Ve bununla birlikte Demokratik Toplum Perspektifi'nde öne çıkan yerel ve komünal örgütlenme anlayışını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu perspektife uygun bir yerel yönetim modeli için hangi adımlar öncelikli olmalıdır? Ve bununla birlikte bu perspektife uygun bir yerel yönetim modeli için hangi adımların öncelikle atılması gerekiyor?
Başta konferans bileşenleri tarafından çok büyük bir heyecanla karşılanan bir mesaj oldu. Elbette ki süreç boyunca böylesi perspektiflerin bizleri çok güçlendirdiğini belirtmek gerekir. Önümüzü açtığını belirtmek gerekir.
Tıpkı dünya modellerinde olduğu gibi, yerel demokrasinin hayata geçirilmesi meselesinin çok hayati olduğu gerçekliğinin yanında, Önderlik de aslında bir toplumun ve bir devletin kurtuluşunun yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve yerel demokrasinin güçlendirilmesi ile bağlantılı olduğunu ifade ediyor. Eğer böyle olursa bütün toplumsal sorunların çözülebileceğini ifade ediyor ve en önemlisi de bunun, halkın kendisinin sürece dahil olabilmesiyle, halkın çözüm gücü olabilmesiyle gerçekleşebileceğini belirtiyor.Ancak böyle olursa halk kendi yerelini, kendi belediyelerini sahiplenebiliyor ve antidemokratik uygulamaların da bu sahiplenme sonucunda ortaya çıkmayacağını vurguluyor.Ama bunların hepsini yaparken aynı zamanda mesajında, toplumun bütün sorunlarına karşı komünlerin inşa edilmesi gerektiğini de ifade etti.Hakikaten de Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nde bizim, başta toplumun içerisindeki barışı sağlayabilmek ve toplumun kendi içindeki toplumsal sorunları çözebilmenin örgütlenmesini ortaya koymamız gerekiyor. Bizim konferansımızın temel amaçlarından bir tanesi de buydu. Aslında şiarımız da buydu.Yerel yönetimler alanında komünal yaşamı örmek, kadın konferansımızın şiarıyla; “Kadın iradesi ile komünleşiyor, yerel yönetimlerde demokratik toplumu örüyoruz” şiarıydı. Aslında tam da şiara denk gelen, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin toplumsallaştırılmasına karşılık gelen bir yaklaşımla konferansımızı gerçekleştirdik.Dolayısıyla konferansa gelen mesajın da bu ruhu yeniden canlandırdığını, bizi çok heyecanlandırdığını ve geride iki buçuk yılı bırakırken önümüzdeki iki buçuk yılı da bu iddia doğrultusunda planlamamız gerektiğine dair çok açık bir perspektif sunduğunu düşünüyoruz.
Elbette ki bizler de Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin toplumsallaşabilmesi, komünal bir şekilde örgütlenebilmesi ve komünlerin her alanda inşa edilebilmesinin mücadelesini, geriye kalan süreçte de bundan sonraki süreçte de her alanda vereceğimizi belirttik. Bizim için artık bu, bir iddiadan çok toplumda gerçekleşmesi gereken bir hedeftir.Bu mesajın bizi çok güçlendirdiğini belirtmek gerekir. Ama aynı zamanda bu iddianın toplumda hayata geçmesinin pratiğini de gerçekleştirmemiz gerekiyor.Bu açıdan komünal yaşamın her yerde örülebilmesi, bütün çalışmalarda halkın kendisinin sürece dahil olabilmesi, bizlerin birebir bütün toplumsal örgütlenme ve sorun çözme mekanizmalarında halkla birlikte hareket etmesi; halkın kendisinin öncülük yaptığı, toplumsal sorunları çözme noktasında çözüm gücü olabildiği ve uygulama aşamasında da sürece dahil olabildiği bir yapıyı örmemiz gerekiyor. Biz böyle bir süreci örüyoruz ve örmeye devam edeceğiz. Çok güçlü sonuçlar ortaya çıkarabileceğimizi de düşünüyoruz.







