74 defa soykırıma uğramış bir halk: Êzidî kadınların soykırım hafızası-2

  • 09:02 26 Ağustos 2022
  • Jineolojî Tartışmaları
 
“Katliam öncesi kadınlar biraz önce ifade ettiğim gibi daha kapalı ve sınırlı bir konumdaydı. Ancak bu dönemde kendi gücünün farkına vardı. Kendine inancı gelişti. Eskiden bir olay yaşandığında aileye, kadına laf gelmemesi için olayı kendi içinde saklama kültürü vardı ve bu dışarıyla paylaşılmıyordu. Fakat şimdi artık kendi meclislerine, örgütlerine inancı var.”
 
Jineolojî dergisi 
 
Jineolojî dergisinin Êzidî kadınlarla 2014 yılında DAİŞ tarafından zorla alıkonulan kadınlara dair soykırım sonrası Şengal’de verilen hayatta kalma mücadelesi ve örgütlenme deneyimlerini Tevgera  Azadiya Jinên Êzidî (TAJE) üyesi S.D. ile yaptığı söyleşinin ikinci bölümünü yayınlıyoruz. 
 
*Bu fermandan Kürt toplumu ve kadınlar olarak nasıl sonuçlar çıkarabiliriz?
 
Fermanın nasıl gerçekleştiğine baktığımızda, bu toplumun nasıl savunmasız bırakıldığını görüyoruz. Ferman henüz başlamadan önce kandırılmış, silahları ellerinden alınmış... Böyle bir ortamda DAİŞ Şengal'e girmiş. Gerilla bu alana müdahaleye gelmeden önce de halk DAİŞ’e karşı çok direnmiş. Hemen teslim olmamışlar yani. Gir Zerik ve Til Azer’de mesela, insanlar kadınlı erkekli, günlerce direnmişler, öyle şehit düşmüşler. “Hiç dostumuz yok” psikolojisi var Êzidî halkında. Yekinêyen Jinên Êzidxan (YJŞ) önceden olsaydı bunlar başımıza gelmezdi.” diyorlar. “Kendi savunma gücümüzü oluştursaydık ferman olmazdı” diyorlar. O kadar aldatılmaya, kandırılmaya rağmen, bir direniş var. Eğer saldırı hakkında daha fazla bilgileri olsaydı en azından daha fazla hazırlıklı olurlardı. Özsavunma gücü artık Êzidîlerin yaşamının bir parçası, çünkü dayanacakları başka hiçbir kuvvet yok ve kimse bu kadar zulümle karşılaşmamıştır.
 
“Êzidîlik bir inanç sistemi ve yaşam tarzıdır aslında. Ancak günümüze geldiğinde bu bir dine dönüşmüş durumda. Êzidîlikte gelişen dogmatizm, dar ele alma bununla bağlantılı olarak gelişiyor. Bir inanç, felsefe, mitoloji eğer bir dine dönüşürse onunla birlikte dogmatikleşme süreci de gelişiyor.”
 
*DAİŞ, radikal dinciliği, Selefi İslamcılığı esas alan bir örgüttü. Anlatımlarınızda kadınlara yaklaşımda yeni bir sınıflama yarattığını bundan etkilenen kimi kadınların bu politikalardan etkilendiğini, kendi toplumuna geri dönmek istemediğini belirttiniz. Bunda Êzidîlik inancının katı uygulamalarının da rolü var mı? Yani Êzidîlikte de bir inanç olarak katı, tutucu ve kadına yaşamı zorlaştıran uygulamaları yok mu? Êzidî toplumu içinde kadın nasıl bir yaşamın sahibidir? Dini inancın kadın yaşamı üzerindeki etkisi nedir? 
 
Êzidîlik bir inanç sistemi ve yaşam tarzıdır aslında. Ancak günümüze geldiğinde bu bir dine dönüşmüş durumda. Êzidîlikte gelişen dogmatizm, dar ele alma bununla bağlantılı olarak gelişiyor. Bir inanç, felsefe, mitoloji eğer bir dine dönüşürse onunla birlikte dogmatikleşme süreci de gelişiyor. Dogmatizm bunun sonucu hâkim hale geliyor. Êzidîliğin inanç sistemi İslamiyet’in gelişiyle birlikte bir dine dönüşüyor. Bu etkisini en fazla da Şengal coğrafyasında yaptı. Bu coğrafyada İslamiyet dini Êzidîlik üzerinden kendini var etmiştir. Bununla bağlantılı olarak bu felsefe, inanç dine dönüştüğünde, İslamiyet’in kadının yaşamını daraltan kuralları burada da etkisini göstermeye başlar. Bu etkisini en fazla da Şengal coğrafyasında yaptı. Bu coğrafyada İslamiyet dini Êzidîlik üzerinden kendini var etmiştir. Bununla bağlantılı olarak bu felsefe, inanç dine dönüştüğünde, İslamiyet’in kadının yaşamını daraltan kuralları burada da etkisini göstermeye başlar. Şimdi belki Êzidî toplumu İslamiyet’in Êzidîlik üzerindeki etkilerini kabul etmeyebilir. Fakat çok katı uygulamalar ve esnek olmama, tartışmalarda bazı konuların hiç konuşulamaması, tabu halinde olması biraz da İslamiyet’in etkilerinden kaynaklanıyor. En azından ben bunu öyle yorumluyorum. Hiçbir şeyi sorgulamama, her şeyi Allaha bırakma, kaderci yaklaşımlar gibi. Örneğin bu toplumda bir kadın veya genç intihar etse, sorgulanmıyor: "Allah ona ölümü güzel kılmış, onun zamanı gelmiş, Allah ölümü onun aklına sokmuş, kendini öldürmüş" deniyor. Böylece bunun üzeri kapatılıyor. “Bu insanın bir derdi vardı, çözüm olamadı, kendini öldürmek zorunda kaldı” denmiyor. Allaha havale edip, işin içinden çıkılması dinin bir etkisidir. Sosyal anlamda, kadının toplumsal statüsü açısından uygun görülmeyen, ayıp, namus konusu olarak ele alınan, kadını toplumsal anlamda engelleyen pek çok şey vardır. Kadın erkek gibi dışarıda çalışamıyor, sürekli evle sınırlı kalmış, evin hizmetçisi gibi ele alınmış, çocuk getirme aracı olarak görülmüş. Kadınların fikirlerine değer vermeme, irade olarak görmeme durumu var. Fakat Êzidîlik felsefesine baktığımızda bunun tam aksi var. Êzidî toplumunda tanınmış, dindar kadınların olduğunu görebiliyoruz. Toplumsal yaşamda etkili yere sahip Xatuna Faxra, Siteya Nisra, Siteya Êz gibi öncü kişilikler de var. Êzidî toplumunda kadın her zaman öncü rolde ve kutsal görülmüş. Fakat günümüz toplumunda sanki kadının Êzidî toplumunda hiç rengi yok gibi.
 
“Şengal’deki, Kuzey’deki, Avrupa’daki Êzidîler birbirinden çok farklıdır. Bakur’daki Êzidîler daha esnek ve açık bir toplum. Dilinde çok fazla Arapçanın etkileri yok. Şeyhlik tabakası yok. Şengal’de Şeyhlik tabakası var.”
 
*Dönem olarak bu değişim ne zaman başlıyor?
 
Aslında derinlikli ele alınırsa Şêx Adi'den önce başlıyor diyebiliriz. Şunu da belirtmek gerekir, Şengal’deki, Kuzey’deki, Avrupa’daki Êzidîler birbirinden çok farklıdır. Bakur’daki Êzidîler daha esnek ve açık bir toplum. Dilinde çok fazla Arapçanın etkileri yok. Şeyhlik tabakası yok. Şengal’de Şeyhlik tabakası var. Bunun etkisinin Arap toplumundan ve inanç sisteminden geçmiş olabilme ihtimali çok yüksek. Çünkü diğer alanlarda, Kürt toplumunda bu şekilde bir kast yok. Bu bölgede giyilen elbiseler de Arapların kıyafetlerine benziyor. Rojava’daki Êzidîler de öyle değil. Bu nedenle Şêx Adi döneminde, yani 11. yüzyılda oluyor bunlar. Sonuç olarak İslamiyet’in etkisi bu coğrafya üzerinde çok fazla gelişiyor. Şêx Adi Şengal coğrafyasında daha etkiliydi. Kuzey ya da diğer alanlardan ziyade bu alanda yaşamını sürdürmüş. Şêx Adi’nin Hakkârili veya Lübnanlı olduğu yönlü tezler, bu başka bir tartışma konusudur. Şêx Adi yaşadığında şu an Irak olarak tanımladığımız Başûr alanında yaşamış, Êzidîlik için reformlarını da burada gerçekleştirmiştir. 
 
“Eskiden bir olay yaşandığında aileye, kadına laf gelmemesi için olayı kendi içinde saklama kültürü vardı ve bu dışarıyla paylaşılmıyordu. Fakat şimdi artık kendi meclislerine, örgütlerine inancı var.”
 
*Katliam öncesi ve sonrasını değerlendirdiğimizde kadın ve aile ilişkisinde değişen yanlar nelerdir? Bu hem kaçırılıp, zorla alıkonulan kadınlar açısından hem de bir katliamdan kaçıp göç edenler açısından nasıl bir etki yarattı? Aile ilişkilerinde nasıl bir değişim yaşandı?
 
Katliam öncesi kadının rolü, konumu nasıldı, katliam sonrası nasıl diye dönüp değerlendirme yapıyoruz. Şu an TAJE örgütlenmesi içinde yer almayanlar da göç sonrası kaldıkları kamplardan dönenler, DAİŞ'in elinden kurtulup gelenler de gözle görülür bir değişim var. Kendi özüne dönme yavaş yavaş gelişiyor. Katliam öncesi kadınlar biraz önce ifade ettiğim gibi daha kapalı ve sınırlı bir konumdaydı. Ancak bu dönemde kendi gücünün farkına vardı. Kendine inancı gelişti. Eskiden bir olay yaşandığında aileye, kadına laf gelmemesi için olayı kendi içinde saklama kültürü vardı ve bu dışarıyla paylaşılmıyordu. Fakat şimdi artık kendi meclislerine, örgütlerine inancı var. TAJE üyesi olmayan kadınlar bile gelip, sorunlarını burada birlikte çözüm bulmak için başvuruda bulunuyorlar. Artık kendi sorunlarını kendi dar topluluklarıyla sınırlandırmayıp, dışarıya taşırabiliyorlar. Örneğin, bir ay önce bir erkek eşine şiddet uygulamıştı, kadın da gelip bunu kadın meclisiyle paylaşmıştı. Kaçıp doğrudan kadın meclisinin yanına gelmişti. Eskiden böyle olsaydı saklanırdı. Kadınlar intihar ederse, bu durum saklanırdı. Kadınların neden intihar ettiği veya öldürüldüğü gizlenir, dışarıdakilere söylenmezdi. Bu konuda YJŞ’nin çok ciddi olumlu bir etkisi var. Özellikle kadınların kendini savunması açısından olumlu etkileri oldu.
 
“Bugün Êzidîlerde kendini gizleme ya da diğer topluluklar içinde görünmeme isteği şeklinde bir psikoloji hâkim. Görünür olmayı istemiyorlar, başka bir topluluk tarafından fark edilmekten korkuyorlar.”
 
*Katliamdan sonra kendi topraklarında güvenli bir şekilde yaşama koşullarının oluşturulması yerine Êzidî toplumunun yönü Avrupa'ya verildi. Başta Almanya olmak üzere pek çok devlet ve yerel güç bu politikanın yürütülmesinde yer aldı. Êzidîlerin toplumsallığından, topraklarından kopartılma siyaseti bir anlamda devam ettirildi. Bu da katliamın farklı bir versiyonu oldu. Avrupa ülkelerinin bundaki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Êzidî toplumu bundan nasıl etkilendi?
 
Êzidî toplumu çok sayıda katliamdan geçmiş. 74 fermandan bahsediliyor. Fakat derinlikli araştırıldığında yüzlerce sayıda fermanla karşılaşan bir toplum. Bu nedenle toplumun hafızasında sürekli katliam, savaş derin biçimde yer etmiş. Belki bazıları 2014 katliamından başka katliam görmemiştir. Fakat tarihsel katliam psikolojisi Êzidîlerde derin yer edinmiştir. Bugün Êzidîlerde kendini gizleme ya da diğer topluluklar içinde görünmeme isteği şeklinde bir psikoloji hâkim. Görünür olmayı istemiyorlar, başka bir topluluk tarafından fark edilmekten korkuyorlar. Örneğin burada bazı topluluklar var, kendilerine kiret (kirli), Piso (pis), cirdon (büyük fareler) isimlerini vermişler. Bu isimlerden de bu topluluğun psikolojisinin nasıl bir psikoloji olduğu ve kendilerini nasıl hissettikleri açığa çıkıyor... Bazen topluluklara neden bu isimleri taktıkları sorulduğunda “doğal isimlerdir o nedenle taktık” diyorlar. Fakat öyle değil. Bazıları da “biz o kadar çok ferman (katliam) gördük ki, eğer bu isimleri kendimize versek belki dışarıdakilerin ilgisini çekmeyiz diye düşündük.” diyorlar. “Benim ismim piso olsa kim bilecek benim şahsiyetim nasıl bir şey, zaten pistir, kendimi yaklaştırmayayım, der uzak durur.” Buda bir kendini savunma mekanizmasıdır.
 
Bu psikolojide olan bir topluluğa yaşanan son katliamdan sonra devletler kapılarını sonuna kadar açıyor. Onlara kapılarını açınca diyebilirim ki bizler çok fazla zorlandık. Avrupa’ya gitmek için aileden birinin ismi çıkıyordu, diğer aile fertlerinin hepsi kendisini onunu üzerinden yazdırıp, Avrupa'ya çıkmaya çalışıyordu. Aslında bir isim üzerinden bir aşiret Avrupa'ya götürüldü. Bunu en fazla esir olan kadınların adı üzerinden yaptılar. Öyle ki bu amaçla aileler esir düşen kızlarının bir an önce bulunmasını Şengal yönetiminden istemeye başladılar. Neden? Çünkü Êzidîler DAİŞ’e esir düşen kızlarının ismi üzerinden ailece Avrupa'ya çıkmak istiyorlardı. Artık bu katliamdan, coğrafyadan, Êzidîlikten, ruh halinden kurtulmak istiyorlardı. Yani kurtuluşu orada görüyorlardı. Diyorlardı ki “orada artık ferman yok, biz ne yapsak da onların tuvaletlerini temizlesek de evimiz de olmazsa sürekli yaşadığımız ferman halinden artık çıkalım.”
 
Avrupa ülkeleri de bu nabzı yakaladı.  Bunu sonuna kadar da kullandılar. Peki, Avrupalı ülkelerin bir gerekçesi neydi? Taleplerini özellikle psikoloji söylemi üzerinden ifade ediyorlardı. Diyorlardı ki “katliamdan geçen bir halk, psikolojileri bozulmuş, Şengal yıkılmış. Irak'ın halen durumu belli değil, biz ancak onları burada (Avrupa’da) tedavi edebiliriz. Bu da bizim insani bir sorumluluğumuzdur. Onları kendi ülkemizde tedavi edebiliriz” diyorlardı. Birinin esir düştüğünü duymuşsa, daha kurtulmadan önce ilan ediyordu; işte falanca kadın kurtulduğunda ailesi ile birlikte gelsin Almanya'ya ya da Avusturalya'ya. Öne çıkarttıkları sebep buydu. Fakat Avrupa ülkelerinin hedef ve amaçları neydi? Bu esasen ikinci bir psikolojik ve kültürel katliamdı. Örneğin bir ailenin bir oğlu Avusturalya'da bir kızı Almanya'da yaşıyor. Yani fiziki olarak bile aile birbirinden uzaklaştırılmış, parçalanmış durumda. Almanya, Avusturalya, Şengal arasında binlerce kilometrelik mesafe var. Her biri bir yerde. Êzidî kültürünü asimile edecek, eritecek bir yöntem geliştirmişler. DAİŞ’in yaptığı katliamın başka versiyonunu bugün Avrupalı ülkeler Êzidîler toplumu üzerinde geliştiriyor. Fiziki, psikolojik, kültürel, coğrafik bir katliam gerçekleştiriliyor. Bu süreç Êzidîleri yurtlarından çıkarmak, dini inancını asimile etmek, fiziki olarak da aileyi, aşireti ve topluluğu birbirinden koparmak şeklinde yaşanıyor. Tamam, kılıç ve kurşun kullanmadılar belki, fakat liberal ve kirli bir siyaset kullandılar ve millet de onların peşinden gitti. Bu halen de sürüyor. Bu konuda bir toparlanma yapıncaya kadar ciddi zorlanmalar yaşadık. Fakat aynı zamanda Avrupa'ya gidip, oranın gerçekliğini görenlerden bir kısmı geri dönüp, geldi. Geri dönüş de var. Belki eksik ama yine de geri dönüş var. Bu dönüşler burada kalan halk üzerinde de olumlu etki yarattı. Oranın gerçekliğini anladılar. Gelenler “Avrupa'ya gittik birkaç yıl kaldık, fakat insan mıydık, hayvan mıydık belli değildi” diyorlardı. Kimsin, nesin belli değil. Karşılaştıkları uygulamaları böyle tanımlıyorlardı. Ülkelerine geri döndüler. Bu da aslında pozitif değerlendirilebilecek bir durum.
 
“Kötü ve ağır işlerde çalışmak zorunda kalınca ülkeleri ve toplumsallıklarıyla değerli olduklarını hatırlıyorlar. Haksızlıkla, ırkçılıkla da karşılaşıyorlar. Özellikle Almanya’da bu durum daha fazla.”
 
*Avrupa’ya göç edip gidenler ne gibi sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar? Sizin bu konuda araştırmalarınızın sonuçları nedir?
 
En çok maddi sorunlar konusunda sıkıntı yaşıyorlar. Gidenler bir yıl sonra geçimini sağlamak için çalışmak zorunda kalıyor. Buradan gidenlerin evleri, hayvanları, bağ, bahçeleri vardı. Oraya gittiklerinde en fazla bir yıl devlet onlara destek oluyor. Bir yılın sonunda çok kötü koşullarda çalışmak zorunda kalıyorlar. Gidip temizlik işlerinde, zor, ağır işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar. Bu durumda onların zoruna gidiyor. Kendini değer olarak görmüyorlar, psikolojileri bozuluyor. Diğer bir şey ise kendi toplumu, gelenek, görenekleri ile ülkeleriyle olan bağılarıdır. O ortamda toplumsallığını, ülkesini özlüyor. Ama bunu tetikleyen temel şey ekonomik sorunlardır. Kötü ve ağır işlerde çalışmak zorunda kalınca ülkeleri ve toplumsallıklarıyla değerli olduklarını hatırlıyorlar. Haksızlıkla, ırkçılıkla da karşılaşıyorlar. Özellikle Almanya’da bu durum daha fazla. Zaten en çok dönüşün olduğu yer de Almanya'dır.
 
*Bizimle yaptığınız bu söyleşi, verdiğiniz bilgi ve yorumlarınız için çok teşekkür ederiz.