Tarihi kurul, cezaevi koşullarına sığar mı?
- 09:02 21 Ağustos 2026
- Kadının Kaleminden
“Yeni koşullar yalnızca Meclis’ten geçen bir yasayla değil, o yasanın ruhuna uygun siyasi adımlarla kurulabilir. Bu nedenle Abdullah Öcalan’ın kurulda yer alması gündeme geliyorsa, onun cezaevi koşulları da bu tarihsel görevin gerektirdiği biçimde yeniden ele alınmalıdır.”
Ebru Güden
Türkiye’de yeni bir dönemin kapısının aralandığı söyleniyor. Meclis’te kabul edilen çerçeve yasa yürürlüğe girdi. Yasanın nasıl uygulanacağına ilişkin mekanizmalar kuruluyor. Ve bütün bu tartışmaların ortasında, yıllardır İmralı Cezaevi’nde tutulan Abdullah Öcalan yeniden çözüm sürecinin merkezindeki aktörlerden biri olarak tarif ediliyor.
Tam da burada durup sormak gerekiyor: Bir devlete ve Meclis’e göre çözümün muhatabı olan bir siyasal aktör, hâlâ cezaevi duvarlarının arkasına kapatılmış halde nasıl çözümün kurucu öznesi olacak?
TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, çerçeve yasanın işletilmesi için üç kurul oluşturulacağını ve bu kurullardan birinde Abdullah Öcalan’ın da yer alacağını açıkladı. Abdullah Öcalan’ın kurulda koordinatör olarak yer almasının beklendiği de kamuoyuna yansıdı.
Bu açıklamalar sıradan açıklamalar değildir. Çünkü burada devletin ve Meclis’in kendi diliyle ortaya koyduğu yeni bir siyasi gerçeklik vardır: Abdullah Öcalan, çözüm mekanizmasının dışında tutulabilecek bir isim değil; kurulacak mekanizmanın içinde yer alması beklenen temel aktörlerden biridir.
Öyleyse şu soruyu sormak artık yalnızca mümkün değil, zorunludur: Madem Öcalan çözümün muhatabıdır, neden hâlâ çözümün gerektirdiği siyasal ve toplumsal iletişim imkânlarından mahrum bırakılmaktadır?
Çünkü mesele burada bir cezaevi ziyaretinin ötesine geçmiştir. Mesele, bir mahpusun görüş hakkı değildir. Mesele, bir siyasi aktörün siyasi işlevini yerine getirip getiremeyeceği meselesidir. Devlet, Öcalan'ı yalnızca geçmişte yaşanan çatışmanın bir tarafı olarak görmüyorsa; bugün kurulacak hukuki mekanizmanın bir aktörü olarak kabul ediyorsa, bunun doğal sonucu da onun görevini yerine getirebileceği koşulların oluşturulmasıdır.
Aksi halde ortaya son derece açık bir çelişki çıkar: Öcalan’a sorumluluk veriliyor ama hareket alanı verilmiyor. Öcalan’dan çözüm bekleniyor ama çözümün gerektirdiği iletişim kanalları açılmıyor. Abdullah Öcalan kurulun içine çağrılıyor ama hâlâ cezaevi koşullarının sınırları içinde tutuluyor.
Bu nasıl bir siyasal mantıktır? Bir siyasi aktörü çözümün öznesi olarak kabul edip onu yalnızca kendi seçtiğiniz kişilerle görüşebileceği, kendi seçtiğiniz bilgilerle yetinebileceği, kendi belirlediğiniz sınırlar içinde konuşabileceği bir alana hapsetmek, gerçek bir müzakere ve çözüm iradesiyle bağdaşır mı?
Burada artık “ Abdullah Öcalan'ın kurulda yer alması” meselesini tartışmak yetmez. Abdullah Öcalan'ın hangi koşullarda kurulda yer alacağı tartışılmalıdır. Çünkü kurulda bir sandalyeye sahip olmak ile kurulun gerçek bir aktörü olmak aynı şey değildir.
Bir siyasi aktörün karar süreçlerine katkı sunabilmesi için bilgiye ihtiyacı vardır. Görüşmeye ihtiyacı vardır. İletişime ihtiyacı vardır. Farklı siyasi ve toplumsal kesimlerle temas kurmaya ihtiyacı vardır. Kendi değerlendirmelerini aktarabilmeye ihtiyacı vardır.
Özellikle de söz konusu olan onlarca yıllık bir çatışmanın sona erdirilmesi ve yeni bir siyasal dönemin kurulmasıysa, bu ihtiyaçlar “ayrıcalık” olarak tarif edilemez. Bunlar siyasal görevin doğal gereklilikleridir. Dolayısıyla Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla, siyasi aktörlerle, hukukçularla, akademisyenlerle, kadın örgütleriyle, demokratik kitle örgütleriyle ve toplumun farklı kesimleriyle düzenli ve doğrudan görüşebilmesinin önündeki engellerin kaldırılması yalnızca İmralı’daki koşulların iyileştirilmesi anlamına gelmez.
Bu, doğrudan doğruya çözüm sürecinin demokratik zemininin genişletilmesi anlamına gelir. Çünkü bugün yaşanan temel çelişki şudur: Öcalan’ın siyasi ağırlığı kabul ediliyor, fakat bu siyasi ağırlığın gerektirdiği hareket alanı kabul edilmiyor.
Oysa devlet ve Meclis, Abdullah Öcalan’ı çözüm mekanizmasına dahil ederek aslında önemli bir şeyi de kabul etmiş oluyor: Bu sürecin Öcalan’sız yürütülemeyeceğini. Öyleyse artık Abdullah Öcalan’ın rolünü tartışmanın değil, bu rolün gerçek koşullarını tartışmanın zamanıdır.
Bir başka ifadeyle mesele şudur: Devlet Abdullah Öcalan’ı yalnızca gerektiğinde başvurulan bir muhatap olarak mı görmek istiyor, yoksa çözümün gerçek siyasal öznesi olarak mı kabul ediyor? Çünkü ikisinin arasında büyük bir fark vardır. Birincisinde Abdullah Öcalan’ın sözünden yalnızca devletin ihtiyaç duyduğu kadar yararlanılır. İkincisinde ise Öcalan’ın siyasal iradesi ve önerileri çözümün kurucu unsurlarından biri olarak kabul edilir.
Eğer ikinci yol tercih ediliyorsa, İmralı’nın mevcut koşullarının aynı biçimde devam etmesi mümkün değildir. Çünkü yeni bir siyasi süreç, eski tecrit koşullarıyla yürütülemez. Bu kadar açık.
Bir yandan “yeni dönem” denilecek, diğer yandan bu dönemin temel aktörlerinden birinin dünyayla kurduğu temas sınırlandırılacak. Bir yandan “çözüm” denilecek, diğer yandan çözümün muhatabının farklı toplumsal kesimlerle doğrudan ilişki kurmasının önüne sınırlar konulacak. Bir yandan “demokratik siyaset” denilecek, diğer yandan siyasal çözümün merkezindeki aktörün siyasal söz alanı dar tutulacak. Bu çelişki sürdürülemez. Üstelik mesele yalnızca Abdullah Öcalan’ın kişisel koşulları da değildir.
Burada aynı zamanda milyonlarca insanın siyasal iradesinin nasıl tanımlandığı meselesi vardır. Eğer Abdullah Öcalan Kürt meselesinin çözümünde ve Kürt siyasal hareketinin temsilinde temel bir muhatap olarak kabul ediliyorsa, onunla kurulacak ilişkinin biçimi aynı zamanda Kürt halkının siyasi iradesiyle kurulacak ilişkinin de göstergesidir.
Dolayısıyla İmralı’daki koşullar yalnızca İmralı’nın meselesi değildir. İmralı, çözüm sürecinin demokrasi testidir. Abdullah Öcalan’ın hangi koşullarda konuşabildiği, kimlerle görüşebildiği, hangi bilgilere ulaşabildiği ve siyasal değerlendirmelerini nasıl aktarabildiği; devletin gerçekten yeni bir döneme geçip geçmediğini gösterecek ölçülerden biridir. Çünkü demokratik çözüm, muhatabını gerektiğinde dinlemek değildir. Muhatabının sözünü özgürce kurabileceği koşulları yaratmaktır.
Tam da bu nedenle bugün sorulması gereken soru “Öcalan kurulda olacak mı?” değildir. Asıl soru şudur: Abdullah Öcalan kurulda gerçekten söz sahibi ise bu sözünü nasıl ulaştıracak muhattaplarına ? Bunun koşulları neden hâlâ tartışma konusu? Eğer olmayacaksa neden kurulda yer alması öngörülüyor?
Bu iki sorunun arasında kalan gri alan, yeni dönemin demokratik niteliğini belirleyecek en önemli meselelerden biri olacaktır. Çünkü tarihi bir soruna tarihi bir çözüm iddiasıyla yaklaşılıyorsa, çözümün aktörlerini de tarihin gerektirdiği koşullarda buluşturmak gerekir. Bir siyasi aktöre tarihsel bir sorumluluk yükleyip onu cezaevi duvarlarının arkasında tutmak, yalnızca hukuki değil, siyasal bir çelişkidir.
Bir insanı kurulun üyesi ilan edip sözünün dolaşım alanını daraltmak, katılım değildir. Bir aktörü çözümün muhatabı kabul edip onunla gerçek bir siyasal iletişim kurmaktan kaçınmak, müzakere değildir. Bunların adı ancak kontrollü katılım olur. Oysa ihtiyaç duyulan şey kontrollü katılım değil, gerçek siyasi iradedir.
Türkiye gerçekten yeni bir sayfa açmak istiyorsa, artık İmralı’ya eski dönemin penceresinden bakamaz. Çünkü yeni dönemin dili yeni koşullar gerektirir. Yeni koşullar ise yalnızca Meclis’ten geçen bir yasayla değil, o yasanın ruhuna uygun siyasi adımlarla kurulabilir. Bu nedenle Abdullah Öcalan’ın kurulda yer alması gündeme geliyorsa, onun cezaevi koşulları da bu tarihsel görevin gerektirdiği biçimde yeniden ele alınmalıdır. Fiziki koşullar değişmelidir. İletişim kanalları genişletilmelidir. Görüşme imkânları artırılmalıdır. Bilgiye erişiminin önü açılmalıdır. Siyasi ve toplumsal aktörlerle doğrudan temas kurabilmesinin koşulları oluşturulmalıdır. Bunlar bir “imtiyaz” değil, çözüm sürecinin asgari demokratik gereklilikleridir. Ve artık mesele yalnızca Abdullah Öcalan’ın ne yapacağı değildir. Asıl mesele, devletin ne yapacağıdır.
Devlet gerçekten çözüm mü istiyor, yoksa çözümün kendisine uygun gördüğü kadarını mı? Çünkü bir siyasi aktörü çözümün merkezine çağırmakla, onun siyasal özne olarak varlığını kabul etmek aynı şey değildir. İkincisini tercih ediyorsanız, İmralı’nın kapılarını da açmak zorundasınız. Aksi halde ortada yeni bir çözüm süreci değil, eski sınırların içinde kurulmaya çalışılan yeni bir mekanizma olur.
Ve tarihin en ağır sorularından biri yine karşımızda durur: Tarihi bir kurul, cezaevi koşullarına sığar mı? Cevabı aslında çok açık: Sığmaz. Çünkü tarihsel bir çözüm, tarihsel aktörleri yalnızca bir masaya oturtmakla değil, o masada gerçekten konuşabilecekleri koşulları yaratmakla mümkündür. Bu koşullarda ancak ve ancak Abdullah Öcalan'ın fiziki özgürlüğünün sağlanmasıyla yaratılır.







