Akademisyen Zeynep Kıvılcım: Irkçılığın olduğu yerde barış olmaz

  • 09:01 1 Eylül 2026
  • Güncel
Melek Avcı
 
ANKARA - Savaş ve çatışmalar nedeniyle yerinden edilen göçmen ve mültecilerin barış tartışmalarında mutlaka görülmesi gerektiğini belirten Akademisyen Zeynep Kıvılcım, göçmenlere yönelik ırkçılığın toplumsal barışın önündeki en büyük engellerden biri olduğuna dikkat çekti. Zeynep Kıvılcım, “Göçmen ve mülteciler Türkiye’deki barış tartışmasının öznesidir. Irkçılık olan yerde barış olamaz” dedi.
 
Ortadoğu’da uzun yıllardır devam eden savaş ve çatışmalar, milyonlarca insanın yaşamını yitirmesine ve yerinden edilmesine neden oldu. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan Barış ve Demokratik Toplum Süreci, Kürt sorununun demokratik çözümünün yanı sıra bölgesel barış açısından da önemli bir imkân sunuyor. Suriye’de Kürtlerin statüsü ile dil, yurttaşlık ve kültürel haklarına ilişkin gelişmeler de sorunların siyasal ve demokratik yollarla çözülmesinin imkânlarını güçlendiriyor.
 
Ancak toplumsal barışın sağlanması, savaşın sonuçlarıyla yaşamaya devam eden kesimlerin de sürece dâhil edilmesini gerektiriyor. Türkiye’den göç etmek zorunda bırakılanlar ile bölgedeki savaşlar nedeniyle Türkiye’ye gelen göçmen ve mülteciler; ırkçılık, şiddet, linç girişimleri ve emek sömürüsüyle karşı karşıya kalıyor. Bu nedenle göçmen ve mültecilerin de Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin özneleri arasında yer alması önem taşıyor.
 
Barış Akademisyeni olan ve 2016’da İstanbul Üniversitesi’nde görev yaparken ihraç edilen ve akademiye yurtdışında devam etmek durumunda kalan hukukçu Zeynep Kıvılcım, çatışma ve savaşlardan etkilenen göçmen ve mültecilerin barış süreçlerine neden ve nasıl dahil edilmesi gerektiği üzerine konuştuk. 
 
‘Barışı konuşurken mutlaka göçmenleri de hesaba katmalıyız’
 
Savaş ve çatışmanın yaşandığı dönemlerde ortaya çıkan önemli sonuçlardan birinin yerinden edilmeler olduğunu ifade eden Zeynep Kıvılcım, bu yerinden edilmenin hem aynı ülke sınırları içinde hem de sınırı aşan bir yer değiştirmeyle sonuçlanabildiğini belirtti. Zeynep Kıvılcım, “Türkiye, her iki açıdan da savaşın bu anlamdaki sonuçlarını çok yakından tanıyan bir bugüne ve geçmişe sahip. Hem Türkiye’nin kendi içerisinde on yıllardır devam eden savaş durumu sebebiyle yerinden edilmiş olan hem de bu çatışma sürecinde devletin zorunlu olarak göç ettirmiş olduğu insanlar var. Uluslararası anlamda da bölgede devam eden çatışmalar sebebiyle yerinden olmuş kişilerin büyük bir çoğunluğu şu anda Türkiye’de yaşıyor. Türkiye’nin kendi mevzuatına, kanunlarına göre onlara mülteci tanımı içerisinde yer verilmiyor olsa da uluslararası hukuk anlamında bu kişiler mülteci sayılıyor. Bu nedenle de şunu söyleyebiliriz ki dünyadaki en büyük mülteci nüfusu şu anda Türkiye’de yaşıyor. Bunu sadece kayıtlı olanlar üzerinden biliyoruz. Bir de onun dışında olanlar var. Bu nedenle biz, Türkiye halkları olarak barışı ya da savaşı konuşurken esasen vatandaşlık bağıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlı olmasa da bir kısmı 15 senedir, 20 senedir Türkiye’de yaşayan, dolayısıyla Türkiye halkları arasında bulunan göçmen ve mültecileri de mutlaka hesaba katmamız gerekiyor” diye belirtti.
 
‘Irkçılık hali barışın en büyük düşmanıdır’
 
Göçmen ve mültecilere karşı çok ciddi bir ayrımcılık söz konusu olduğunu söyleyen Zeynep Kıvılcım, “Hatta bunun artık adını koymalıyız. Irkçılık düzeyindedir. Çünkü ayrımcılık sadece sözel noktada kalmayıp fiziksel saldırıya, hatta ölümle sonuçlanan, ne yazık ki Türkiye’de çok iyi bildiğimiz bir linç kültürünün yeni gözde hedefi hâline gelmiş durumda göçmen ve mülteciler. Bu ırkçılığın failleri de sadece kendini ‘sağcı’ ya da milliyetçi olarak tanımlayan kesim değil. Ne yazık ki her tarafta, Türkiye’de yaşayan tüm toplumları ortak olarak buluşturan neredeyse tek özellik göçmen karşıtlığı şu anda. Kendini solcu olarak tanımlayan veya işte Alevi olan, Kürt olan, Türk olan hepimiz bir potada bu ırkçılıkta buluşmuş durumdayız. Bu çok korkutucu. Çünkü göçmen emekçilerin madenlerde diri diri yakılmasını veya çeşitli bahanelerle göçmen ve mültecilerin mahallelerine yönelik resmen linç ve pogrom girişimlerinde bulunulmasını, dükkânlarının, evlerinin yağmalandığını görüyoruz. Bu duyguların ne derece tehlikeli ve zehirli olduğunu biliyoruz. Türkiye’de çok normal karşılanan, göçmenlere karşı her kesimde olan bu ırkçılık hali barışın en büyük düşmanıdır. Irkçılık olan yerde barış olamaz” sözlerini kullandı.
 
Göçmen ırkçılığını barışla birlikte tartışmak
 
“İnsanların Türkiye’de bulunma sebebi, çevremizdeki savaşlardır” diye devam eden Zeynep Kıvılcım, “Öyle olmayabilirdi. Bir kısım göçmen ve mülteci okumak için burada ya da emekçiler çalışmak için burada. Ama savaşla doğrudan bağlantılı olarak gelmiş olanlar da, diğerleri de dolaylı olarak savaşla bağlantılı. Bu kişilere karşı ırkçılığa asla tolerans gösterilmemesi gerekir ve bizim bunu barışla birlikte tartışmamız gerekir. Ki bizim cenahlarımızda da vardır. Çok net bir şekilde vardır; okulda, mahallede, tekstil atölyesinde emek sömürüsü olarak vardır. Daha iki gün önce yine bir olay yaşandı. Hamile bir göçmen emekçi kadın, kadın sünnetinden kaçarak Türkiye’ye gelmiş. Bir aydır çalışıyor ve çalıştığı atölye kendisine ücretini vermediği gibi üstüne kadın darbedilmiş. Bunların hepsi bir barış konusudur. Göçmen ve mülteciler, Türkiye’deki barış tartışmasının öznesidir. Öznesi olarak keşke benim yerime onlardan biri konuşabiliyor olsaydı ama ben bunun can acıtıcılığını çok iyi biliyorum. Ben de ihraç edildikten sonra 7 yıl Almanya’da yaşadım ve bir süre pasaportum da iptal edilmişti. Kâğıtsız yaşadım. Yerinden edilmenin ne olduğunu çok iyi biliyorum. Bu nedenle göçmen ve mültecilerin sözünün söylendiği, aynı zamanda onlara karşı ırkçılığa asla müsaade edilmeyen bir sürecin adına ancak barış süreci diyebiliriz” diye konuştu.
 
‘Göçmen ve mültecilere söz söylemeleri için imkân yaratmalıyız’
 
Fakat barış sürecinde göçmen ve mültecilerin resmî özne olarak yer alabilecekleri konusunda çok ümitli olmadığını belirten Zeynep Kıvılcım, şunları söyledi: “Şimdi sürecin tabii ki nasıl ilerleyeceğine dair kendimiz de henüz pek fazla şey bilemiyoruz ama daha önce, hatırlarsanız, bir ‘süreç’ yürütülmüştü. Orada devlet ya da resmî kanallardan yürütülen süreçlerin içerisinde göçmen ve mültecilerin özne olarak yer alabileceğine ilişkin ne yazık ki ben çok ümitkâr değilim. Dolayısıyla bunun dışında, şimdi örneğin basın olarak siz, buna dair birtakım tartışmaları gündeme getirmek ve söz söylemeleri için bizlere mikrofon tutuyorsunuz. Burada mesela bir gayret önemli; basında onların da bu konuda söz söylemesi için. En ufak bir etkinliğe veya sokaktaki bir gösteriye gelseler hemen alınıyorlar. Bu ülkeye dair demokratikleşmenin tartışıldığı veya eleştirilerin yürütüldüğü bir yere geldiklerinde gözaltına alınıyorlar ve sınır dışı ediliyorlar. Öncelikle ben bunun farkında olarak, bizim bu sözlerin söylenmesi için imkân yarattığımız, nispeten daha güvende olabilecekleri ortamlarda onlara söz vermemizin önemli olduğunu düşünüyorum.
 
Göçmen ve mültecilerin kendi öz örgütlenmeleri kadar bizlerin bulunduğu yerlerde de her daim bunu düşünmemiz gerekiyor. Çünkü Türkiye’de yaşayan ve Türkiye’deki barış süreci hakkında çok şahane fikirler geliştirenler var. Bence böyle ilerleyeceğiz. Biz sendikalarımızda yaptığımız etkinliklere de davet edeceğiz. Sınıflarda birçok Suriyeli, Afgan, İranlı mülteci öğrenci var ve onların velileri var. Aslında onlar hep bizim yakınımızdalar. Ama bizim bu iletişimi bu şekilde kurmamız gerekiyor. Türkiye’nin geleceğine dair onlara da soru sormamız gerekiyor. Çünkü Türkiyelilik böyle bir şey bence. Tek bir cevabım yok. Ama resmî süreçlerin içerisinde olamayacakları kanaatindeyim. Bizlere iş düşüyor. Biz bu dahiliyeti ve iletişimi mutlaka kurmak zorundayız. Ben bu anlamda da kadınların ön açıcı olacağına eminim.”
 
‘Adalet olmadan barış olmaz’
 
Çatışma deneyimlerinden barışın nasıl kurulacağına ilişkin deneyim paylaşımının önemine de dikkat çeken Zeynep Kıvılcım, bunun aynı zamanda çatışma döneminde işlenen suçlarla yüzleşmeyi gerektirdiğini belirterek, “Çatışma döneminde işlenmiş olan suçların cezasız kalmaması gerekiyor. Yani adalet olmadan barış olmaz. Bu, her türlü suç olabilir. Şimdi örneğin bu süreçte işini kaybedenlerin eski durumlarına iadesi gibi şeyler konuşuluyor. Ama bunun dışında on yıllardır işlenmiş çok büyük suçlar var. Bunların cezasız kalmaması gerekiyor. Burada yalnızca bir ceza hukuku adaletinden bahsetmiyoruz. Başka türlü bir sürü şey gerek. Bir hakikat hakkı var. İşlenmiş olan suçlara dair hakikatin açıklığa kavuşturulması gerekiyor. Bu, sadece iktidar çevreleri içerisindeki birtakım farklı cephelerin birbiriyle karşı karşıya gelmesi hâlinde ümit edeceğimiz şeyler olmamalı. Korkunç suçların hakikatinin ortaya çıkması gerekiyor. Mesela şimdi Gülistan Doku örneğinde gördüğümüz gibi” diye konuştu.
 
Toplumsal ve ekonomik hakların iadesi
 
Hakikatin ortaya çıkarılması ve adaletin sağlanmasının yanı sıra barışın yalnızca çatışmaların sona ermesi üzerinden ele alınamayacağını vurgulayan Zeynep Kıvılcım, ekonomik ve sosyal hakların iadesinin de toplumsal barışın önemli bir ayağı olduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:“Ekonomik ve sosyal haklar, toplumsal barışın çok önemli bir ayağı. Dolayısıyla bu çatışma dönemindeki yerinden edilmeleri, mülksüzleştirmeyi, bütün bunları konuşmak ve bunları konuşurken de toplumsal cinsiyetlendirilmiş şekilde konuşmak gerekiyor. Bir ara yine hatırlayacaksınızdır, ‘köye dönüş’ vesaire gibi tiyatrolarla değil de bütün o yitirilmiş olanı, korkunç mülksüzleştirmeyi konuşmak gerekiyor. Daha birkaç ay önce Diyarbakır’daydım, Sur’un hâlini gördüm. Bütün bunları aklımızda tutmamız gerekiyor. Ekonomik, sosyal haklar dediğimizde evinden edilmeyi, yeniden ev kurmayı tartışmalıyız ve toplumsal cinsiyetlendirme çok önemli. Çünkü burada kadın emeği çok önemli. Hem kadınlar açısından, biliyorsunuz, bizim üzerimizde tapular falan olmuyor. O yitirilmiş yerler geri alındığında onlar yeniden erkeklerin üzerine oluyor. Artı, yeniden ev kurma, yeniden bir yaşamı örme anlamında korkunç bir duygusal emek var barışta ve bu emeği kadınlar veriyor.
 
‘Barışı söz hakkı tanıyarak kurmalıyız’
 
Şimdi hem Türkiye içindeki yerinden edilmelerde bu böyledir hem de tekrardan geri dönülmeye çalışılan köyler ve yerleşim yerleri açısından böyledir. Oradaki o emek, toplumsal barışı yeniden kurmada önemli. Ama aynı zamanda da her daim herkesin söylediği ‘Suriyeliler evine dönsün’ söylemi var. Şimdi burada eve dönmekle ilgili olarak örneğin Suriyelilerin kendi fikrini sormak gerekiyor. Özne onlardır ve özellikle Suriyeli kadınlara dönmek isteyip istemediklerini sormak gerekiyor. Hemen her birimizin kendi kuşağımızda değilse de Türkiyeliler olarak bir önceki kuşakta, en fazla iki önceki kuşakta çok ağır yerinden edilme travmalarımız var. O nedenle bu empatiyi kurmalıyız. Hep birlikte barışı, adaleti de sağlayarak, işlenen suçları cezasız bırakmayarak, göçmen ve mültecilere de söz hakkı tanıyıp özne olarak sözlerini söylemelerine mutlaka imkân tanıyarak kurmalıyız. Toplumsal cinsiyetlendirme de çok önemli. Savaş gibi barışın da toplumsal cinsiyeti var. Çünkü barışı kurmak için bize daha çok emek düşecek. O zaman daha çok söz söylemeliyiz diye düşünüyorum.”