Çocuklar neden korunamıyor?
- 09:08 16 Nisan 2026
- Güncel
Derya Ceylan
HABER MERKEZİ - Okullara kadar taşınan şiddet, çocukların korunamadığı bir düzenin sonuçlarını açığa çıkarıyor. Mersin, Mereş ve Riha’nın Sêwreg ilçesinde yaşananlar, çocukları şiddetin dışında tutamayan bir sistemin; medya, aile, eğitim ve sosyal politikalar üzerinden nasıl yeniden üretildiğini gösteriyor.
Dünyanın birçok yerinde artan şiddet, savaş politikaları, derinleşen yoksulluk ve toplumsal eşitsizlikler, en kırılgan kesimlerden biri olan çocukların yaşamını doğrudan etkiliyor. Özellikle Ortadoğu’da uzun yıllardır süren çatışmalı süreçler, militarist dil ve güvenlikçi politikalar, çocukların yaşamını şiddetle iç içe bir hale getiriyor. Bu tablo, farklı coğrafyalarda benzer sonuçlar üretmeye devam ediyor.
Türkiye ve Kürdistan kentlerinde de son dönemde çocukların yer aldığı ya da doğrudan etkilendiği şiddet olaylarında dikkat çekici bir artış yaşanıyor. Okulların, sokakların ve çocukların bulunduğu diğer alanların giderek daha güvencesiz hale gelmesi, çocukların korunmasına dair mekanizmaların ne ölçüde işlediği sorusunu yeniden gündeme getiriyor. Mereş ve Riha’nın Sêwreg ilçesinde bulunan okullara yapılan saldırılar ve Mersin’de bir çocuğun ateşli silahla yakalanması da bu tablonun somut örnekleri olarak öne çıkıyor.
Bu nedenle yaşananları yalnızca münferit olaylar üzerinden değerlendirmek yeterli değil. Çocukların içinde büyüdüğü toplumsal, siyasal ve kültürel koşullar birlikte ele alınmadan, bu tabloyu anlamak mümkün görünmüyor. Çünkü mesele yalnızca bir güvenlik sorunu değil; çocukların şiddetin dışında tutulamadığı, aksine bu şiddetin ortasında büyümek zorunda bırakıldığı bir gerçekliğe işaret ediyor.
Okul neden güvenli alan olamıyor?
Okul, çocuğun yalnızca eğitim aldığı bir yer değil; korunması, desteklenmesi ve güven içinde büyümesi gereken kamusal bir alan. Ancak son dönemde yaşanan saldırılar, okulların da çocuklar açısından güvenli olmaktan uzaklaştığını gösteriyor. Mereş, Sêwreg ve Mersin’de yaşananlar, çocukların yaşam alanlarına kadar taşınan şiddetin giderek büyüyen bir toplumsal sorunun parçası haline geldiğini ortaya koyuyor.
Bu nedenle soruna yalnızca “güvenlik açığı” ya da “asayiş sorunu” olarak yaklaşmak yeterli değil. Ortada çocukların bütünlüklü biçimde korunamaması sorunu var. Çocukları şiddetin hedefi, tanığı ya da parçası haline getiren koşullar; eğitim politikalarından aile yapısına, medyadan dijital yayıncılığa, yoksulluktan sosyal hizmet mekanizmalarına kadar uzanan geniş bir zeminde şekilleniyor.
Şiddetin ilk üretildiği alan: Ev
Çocukların şiddetle ilk karşılaşma alanı çoğu zaman yaşadıkları ev oluyor. Aile içi şiddet, baskıcı ilişki biçimleri, ceza odaklı ebeveynlik anlayışı, duygusal ihmal ve sürekli gerilim hali, çocuğun dünyasında şiddeti sıradanlaştırabiliyor.
Ev içinde sorun çözme biçimi olarak bağırma, tehdit, aşağılama ya da fiziksel şiddet öne çıktığında, çocuk da ilişkileri bu dil üzerinden kurmayı öğreniyor. Bu nedenle çocukların şiddetle kurduğu ilişkiyi yalnızca okul ya da sokak üzerinden değil, ev içindeki iklim üzerinden de değerlendirmek gerekiyor. Şiddetin cezasız kaldığı ya da normalleştirildiği bir aile ortamı, çocuğun güvenli gelişimini zedeliyor. Böylece çocuk, korunması gereken yerde de korunamamış oluyor.
Medya ve yayıncılık şiddeti nasıl yeniden üretiyor?
Bugün çocuklar yalnızca fiziksel çevrede değil, ekranlar aracılığıyla da yoğun bir şiddet akışına maruz bırakılıyor. Televizyon dizileri, dijital platform içerikleri, dijital medya videoları, haber bültenleri ve kısa video akışları, çocukların dünyasında şiddeti sürekli görünür hale getiriyor.
Özellikle yerli dizilerde erkek egemen güç ilişkilerinin, silahın, intikamın ve baskının meşrulaştırıldığı söylemler dikkat çekiyor. Silahlı karakterlerin güçlü, korkulan ve sözünü geçiren figürler olarak sunulması; sorunların çatışma ve zor yoluyla çözülmesi, şiddetin bir güç dili olarak yeniden üretilmesine yol açıyor.
Benzer bir yaklaşım haber dilinde de görülüyor. Şiddet olaylarının “dehşet”, “vahşet”, “kan donduran” gibi ifadelerle sunulması, meseleyi çözüm odaklı değil, teşhir odaklı bir noktaya taşıyor. Bu dil, sorunun yapısal nedenlerini görünmez kılarken, dikkatleri çocuğun üzerine çekiyor.
Dijital medya ve içerik akışı
Dijital platformların içerik yönlendirme sistemi, dikkat çeken paylaşımları daha fazla dolaşıma sokuyor. Bu durum, şiddet içeren görüntülerin daha geniş kitlelere ulaşmasına neden oluyor. Kavga videoları, silah görüntüleri, aşağılama ve dışlama içeren içerikler, çocukların sıkça karşılaştığı içerikler haline geliyor.
Şiddetin mizah malzemesi yapılması ya da “etkileyici” bulunması ise ayrı bir risk yaratıyor. Bu durum, şiddetin sonuçlarını görünmez kılarken, eylemin kendisini sıradanlaştırıyor.
Oyunlar ve rekabetin dili
Dijital oyunlar da bu tartışmanın bir parçası. Burada mesele oyun oynamak değil; rekabetin yok etme, ele geçirme ve ortadan kaldırma dili üzerinden kurulması. Bu dil, özellikle başka destek alanlarına erişimi sınırlı olan çocuklar üzerinde daha etkili olabiliyor.
Yoksulluk ve yalnızlaşma
Çocukları kırılgan hale getiren en önemli başlıklardan biri de yoksulluk. Temel ihtiyaçlara erişimde yaşanan eşitsizlikler, çocukların yaşamını doğrudan etkiliyor. Yoksulluk aynı zamanda dışlanma, değersizlik hissi ve yalnızlaşma da üretiyor.
Eğitimden kopuş, kamusal alanların daralması ve sosyal destek mekanizmalarının zayıflamasıyla birlikte çocukların kendini ifade edebileceği alanlar da daralıyor.
Güvenlikçi politikalar neden çözüm değil?
Bu tür olayların ardından çoğu zaman güvenlik önlemleri öne çıkıyor. Ancak daha fazla kamera ya da güvenlik görevlisi, sorunun yalnızca görünen kısmına müdahale ediyor.
Çocukları korumak; denetimi artırmaktan değil, eşitlikçi ve koruyucu politikalar geliştirmekten geçiyor. Eğitim, sosyal hizmetler ve psikolojik destek mekanizmaları birlikte ele alınmadıkça kalıcı bir çözüm üretmek mümkün görünmüyor.
Şiddetin ideolojik zemini
Şiddet yalnızca bireysel bir sorun değil; erkek egemen sistemin ve otoriter politikaların da bir sonucu. Gücün baskı ve tahakküm üzerinden kurulduğu bir toplumsal yapı, şiddeti meşrulaştırıyor. Bu nedenle çocukların şiddetle kurduğu ilişki, içinde büyüdükleri bu ideolojik zeminden bağımsız değerlendirilemez.
Asıl tartışılması gereken: Çocukları koruyamayan düzen
Mereş, Sêwreg ve Mersin’de yaşananlar, çocukların en temel yaşam alanlarında dahi korunamadığını gösterdi. Bu tür olaylara çocuğu merkeze koyarak yaklaşmak, koruma yükümlülüğünü yerine getirmeyen sistemi görünmez kılar.
Asıl soru açık: Çocuklar neden korunamıyor?
Bu konuya çocukları hedef alan bir şekilde değil, çocukları koruyamayan toplumsal düzeni sorgulayan bir yerden bakmak gerekiyor. Çünkü mesele çocukların değil, çocukları şiddetin içinde bırakan sistemin meselesidir.







