Ferda Fahrioğlu: Toplum barış istiyor ama sesi siyasete yansımıyor

  • 09:03 7 Ocak 2026
  • Güncel
Melek Avcı 
 
ANKARA - Barış Akademisyeni Ferda Fahrioğlu, yürütülen sürecin üst düzey aktörlerle sınırlı kalmasının kalıcı barışı mümkün kılmayacağını belirterek, toplumsal taleplerin siyasallaşmasının önünün kapalı olduğuna dikkat çekti.
 
Hasta tutsaklar, kayyım politikaları, ana dilde yaşam talepleri ve faili meçhul dosyalar hâlâ gündemdeyken, yürütülen barış sürecinin toplumsallaşması tartışmalı. Kürt meselesinin yüz yılı aşan tarihine rağmen çözümün hâlâ “terör” kavramıyla sınırlandırılması ise barış tartışmalarını da daraltıyor. 
 
Eleştirel Barış Ağı üyesi ve kurucularından Barış Akademisyeni Ferda Fahrioğlu, sürece ve barışın toplumsallaşmasına ilişkin çalışmalarına dair sorularımızı yanıtladı. 
 
“Şimdi biz toplumsal barıştan bahsediyorsak burada sadece yukarıdan aşağı olmaması gerekiyor. Karar alıcılar arasında geçen bir sürecin yeterli olmayacağını ve tam tersi toplumdan yukarıya doğru bir süreç yürütülmesi gerekiyor.”
 
*Öncelikle şunu konuşalım istiyorum. Eleştirel Barış Ağı’nı kurdunuz, bir yılınız doluyor ve çalışmalarınızı sürdürüyorsunuz. Böyle bir ağın ihtiyacı nereden doğdu ve temeli nedir?
 
Çatışma çözümüne baktığımızda dünya örneklerinde genelde şunu görüyoruz: Sivil toplumun bir araya geldiğini, bir çatı olarak barış inşa sürecinde daha aktif rol aldığını. Buna istinaden biz de kaç yıldır böyle bir ağa ihtiyacımız olduğunu kendi aramızda konuşuyorduk. Özellikle barış ve kesişimsel alanlarda çalışan kurumların bir araya gelmesi için yaptığımız birkaç çalıştayda bu, ön plana çıkan bir ihtiyaç oldu. Benim de üyesi olduğum Berlin merkezli Off University var. İhraç edilmiş olan barış akademisyenlerinin kurduğu ama sadece Türkiye ile sınırlı olmayan, Ukraynalı, Rusyalı, İsrailli, Filistinli, Suriyeli gibi pek çok yerdeki risk altındaki akademisyenlerin kurduğu bir yapı. Temmuz 2024'te hak temelli çalışan sivil toplum örgütlerine böyle bir ağ kurmakla ilgili bir çağrı yaptık. Hatta biz o çağrıyı yaptığımızda bazı kurumlar bize “Ortada bir barış süreci yok ki neyi konuşacağız?” demişlerdi. Biz de tam tersi, ortada barış görüşmeleri yokken aslında sivil toplumun itici güç olması, barış tartışmalarını kamusallaştırması gerektiğiyle yola çıkmıştık.
 
Biliyorsunuz ki 1 Ekim 2024’ten itibaren bir süreç başladı Türkiye’de. Biz en son 11-12 Ocak’ta Amed’de bir çalıştay yaptık ve 15 tane sivil toplum örgütü kurucu bileşen olarak bu ağı kurduk. Bizim de bir senemiz dolacak. Bu ağı kurarken şunu da düşündük: Çok fazla daraltılmış bir sivil alan var. Gerçekten hak temelli çalışmanın çok zor olduğu, gittikçe risk faktörünün arttığı bir süreçte, hiçbir şey yapamazsak bile bir dayanışma ve işbirliği ağının olması gerektiğini düşündük.
 
Şimdi biz barış inşa sürecinden, toplumsal barıştan bahsediyorsak, burada sadece yukarıdan aşağı olmaması gerekiyor. Karar alıcılar dediğimiz –Türkiye üzerinden söylersek devlet, hükümet, parlamento, PKK, Abdullah Öcalan gibi çatışmanın pek çok tarafı var, bir barış inşa sürecinden bahsediyorsak sadece bunların arasında geçen bir sürecin yeterli olmayacağını ve tam tersi, aşağıdan yukarı, toplumdan yukarıya doğru bir süreç yürütülmesi gerektiğini düşünüyoruz. Tabii sivil toplum biraz daha orta kesim ve köprü görevi gören bir aktör. Hem tabandan gelen talepleri karar alıcılara iletebilecek hem de onları etkileyebilecek bir konumda örgütlü bir yapılanma. Bunlar dünya genelinde de bildiğimiz örnekler.
 
‘Barış tek boyutlu değil’
 
Eleştirel Barış Ağı’nda bir farklılığımız da şu: Barış tek boyutlu bir süreç değil. Sadece bir alanda çalışan sivil toplum örgütleri değil; insan hakları, kadın, LGBT, çocuk, gençlik, hafıza, eğitim, kültürel miras, ekoloji… Aslında çatışmanın her boyutuyla ilişkili olan alanları temsil eden sivil toplum örgütleri olarak bir araya geldik. Derdimiz biraz da, bir barış inşa süreci olacaksa, barışa kesişimsel olan bütün bu alanlardaki kurumların birlikte çalışmalar yürütmesi, birlikte itici güç olmasıydı.
 
Barış dediğimiz durum, daha çok devlet, üst seviye aktörler arasında yürütülen bir süreç olarak görülüyor. Ama Eleştirel Barış çalışmaları daha çok tabandan, mağdur ya da hayatta kalan merkezli bir barış inşa sürecinden bahsediyor. Bunu önemsediğimiz için bu kavramı kullandık. Hem de 2013-2015 deneyimlerinden de yola çıktık. O süreç biraz daha pamuk ipliğine bağlı bir süreç olarak okunuyordu ve topluma biraz da “bekle ve gör” misyonu biçilmişti. Sivil toplum da böyleydi. Biz de o süreçten çıkardığımız derslerle; hayır, sivil toplum olarak bu sefer tam tersi eleştirel olmamız, çatışmanın taraflarına yönelik eleştirilerimizi iletmemiz gerektiği için de “Eleştirel Barış” kavramını özellikle tercih ettik.
 
“Bu süreç devam ederken diğer taraftan da temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği süreçlerle hâlâ karşı karşıyayız. Dolayısıyla bu durumun kendisi bize paralel iki evren görüntüsü veriyor. Toplumda olan talebin çok siyasallaşmadığını ve var olan görüşmelere çok yansıyamadığını görüyoruz.”
 
*Siz de vurgu yaptınız ‘sürecin toplumdan inşa edilmesi…’ Baktığımızda sizce şu anki barış süreci yeterince toplumsallaştırılıyor mu? Ya da daha doğrusu sürecin toplumsallaşmasına sizce izin veriliyor mu? Çünkü halk temelli arayışlara, ekolojiden kadın katliamlarına karşı eylemlere baktığımızda iktidarın hâlâ sokaktaki baskısını görüyoruz.
 
Bu süreci biraz kutuplaşmış, hatta paralel iki evren gibi okuyorum. Bir yandan bir barış süreci var ki bu barış sürecinin de ismini biz konumlandırıyoruz. Yoksa hükümet ve devlet bunu “terörsüz Türkiye” ile kavramsallaştırıyor çünkü çatışmanın kaynağını ve çözümün kendisini de “terörle” kavramsallaştırıyor. Ama biz de tam tersi bunun bir barış süreci olduğunu, toplumsal barış tahayyülümüz olduğunu söylüyoruz.
 
Bu süreç devam ederken diğer taraftan da temel hak ve özgürlüklerin ihlal edildiği süreçlerle hâlâ karşı karşıyayız. Hâlâ kayyumların atandığı, sadece batı illeri için değil, Kürt coğrafyası için de söylüyorum, siyasi mahkumların hâlâ hapishanede olduğu ya da mesela ben bir barış akademisyeniyim, bundan dolayı ihraç edildim. 10 yıl olacak bildiri imzalamamızın üzerinden ve yüzlerce barış akademisyeni sırf barış sözünde ısrarcı olduğu için ihraç edildi. Mesela bu mağduriyetler hâlâ devam ediyor. Dolayısıyla bu durumun kendisi bize paralel iki evren görüntüsü veriyor. Şimdi barışın toplumsallaşmasından ziyade belki barışın siyasallaşmasını da biraz konuşmak gerekiyor. Çünkü zaten toplumda bu barış fikri var. Bu tahayyül var. Toplumdan gelen bir talep. Hatta çatışmadan mağdur olmuş, bu süreçte çok acı kayıplar yaşamış olan insanlar özellikle bunu dile getiriyor. Bir Taybet İnan’ın ailesi hâlâ barış sözünün arkasında, ısrarla bunu savunuyor. Cemile’nin annesi, ya da Cumartesi İnsanları, Barış Anneleri… Dolayısıyla şunu görüyoruz ki barış talebi zaten toplumda var. Toplumda olan talebin çok siyasallaşmadığını ve var olan görüşmelere çok yansıyamadığını görüyoruz. 
 
2013-2015 sürecinde bir akil insanlar heyeti vardı. Onlar çeşitli halk buluşmaları yapıyorlardı ve kamusal alanda sürecin biraz daha tartışılmasını sağlıyorlardı. Ama şu anki süreçte ise her aktör kendi tabanıyla ilgileniyor ve bunlar kamusal alanlarda olan tartışmalar değil. Mesela MHP, AKP yaz döneminde kendi tabanına gittiler ve bu süreci anlattılar. Ama “terörsüz Türkiye”, öyle bir tahayyül üzerinden anlattılar. DEM Parti, köylere, mahallelere kadar gidip bu süreci anlattı. Barış ve Demokratik Toplum tahayyülü üzerinden anlattılar.
 
Dolayısıyla bütün bu resme baktığımızda sürecin siyasiler arasında gittiği, üst seviye aktörler üzerinde gittiği ama bir farklı tarafı şu: Bir Meclis komisyonu var. Belki bu sürecin en kıymetli adımı bu oldu. Ki biliyorsunuz, 2 aylık bir uzatma kararı alındı. Pek çok sivil toplum örgütünün de dahil olduğu yüzlerce kişi dinlendi. 4 bin sayfadan fazla tutanağın olduğu söyleniyor. Bunlar şöyle çok kıymetli: Kürt meselesinin bütün bir resmi çizilmiş oldu. Toplum tarafı nasıl görülüyor? Çünkü dinlenen kurumlara baktığımızda, bizim ağımızın bileşeni olan sivil toplum örgütleri de vardı. Bunları insan hakları, çatışmanın kökeni bağlamında anlatan kişiler de vardı. Ama “hayır, bu sorun bir terör meselesi, bu şekilde çözülmesi gerekiyor” diyen asker, polis ailelerini temsil eden kurumlar da vardı. Dolayısıyla o kayıtlara baktığımızda, gerçekten toplumun genelinin Kürt meselesini nasıl kutuplaşmış bir perspektifle gördüğünü görebiliyoruz. Bu açıdan önemli.
 
Bir diğer önemli noktası; Meclis komisyonundan 3 kişilik bir heyet gitti, Abdullah Öcalan’la görüştü. Meclis çatısı altında yapılmış olan ilk görüşmeydi. MİT, devlet kendisiyle görüşüyordu. Ama Meclis’ten bir komisyonun görüşmesi aslında muhatabın da meşrulaşmasını sağlayan bir süreç oldu. Zaten var olan bir muhataplık var ama bunun artık Meclis çatısı altında da ve kayıtlara da o şekilde geçmiş olması, sorunu farklı bir evrene götürmüş oldu.
 
Yeniden sorunuza dönersem, toplumsallaşması için, toplumsal var olan taleplerin daha da görünür olması, kamusal alanda tartışılması için yeterli alan var mı deseniz, yok. Ama biz bu alanı açmak için mücadele ediyoruz.
 
“Şu anki kavramsallaştırma daha da kötü. Daha da geriye gitmiş durumda. Siz direkt ‘terörsüz Türkiye’ dediğinizde, bütün meseleyi sadece bir ‘terör’ olarak görüyorsunuz ve öyle olunca da PKK'nin silah bırakmasını da meselenin çözümü olarak okumuş oluyorsunuz. Üzerimize düşen rol, bize dayatılan kavramları kullanmamak.” 
 
 *Kavramsallaştırma çokça tartışılıyor ve eleştiriliyor. İktidar, “terörsüz Türkiye”, “tasfiye yasaları” adlandırmaları yapıyor. Ama bir tarafta toplum, barış, demokrasi diyor. Bir akademisyen olarak kavramlarda toplumsal olarak ortaklaşmak neden önemli? 
 
Kavramlar tabii ki önemli. Devlet tarafı bu sorunun kaynağını “terör” üzerinden kavramsallaştırdığı için çözümü de bu şekilde kavramsallaştırılıyor. Yüzyıllık perspektif hep bir güvenlikleştirilmiş mesele üzerinden bir çözümdü. Bu yüzden güvenlik perspektifiyle her şey yapıldı. Güvenlik perspektifiyle adım atıldığında yapılan bütün politikalar toplum nezdinde meşrulaştırılmaya çalışılıyordu. “Ortada bir güvenlik sorunu var. Bunun çözümü için biz ne yaparsak yapalım, bunu korumak için yapıyoruz ve bunlar meşru olması lazım.” Ve bu, toplum tarafından rızanın inşa edilmesini sağlayan araçlardan biriydi.
 
Hatırlarsanız, çözüm sürecinde de “barış” kavramı kullanılmak istenmemişti ve en son “çözüm süreci” gibi bir kavramsallaştırma oluşturulmuştu. Onunla kıyasladığımızda şu anki kavramsallaştırma daha da kötü, daha da geriye gitmiş durumda. Siz direkt “terörsüz Türkiye” dediğinizde, bütün meseleyi sadece bir “terör” olarak görüyorsunuz ve öyle olunca da PKK’nin silah bırakmasını meselenin çözümü olarak okumuş oluyorsunuz. Sanki başka hiçbir sıkıntı yokmuş, tek sorun buymuş gibi...
 
PKK’nin çıkış noktasının da bilhassa bir sonuç değil, sorunun kaynağıymış gibi görülmesine neden olan bir durum bu. Hâlbuki Kürt meselesi sadece 41 yıllık PKK tarihiyle ilişkilenecek bir mesele değil, öncesi olan, hatta 100 yıldan da uzun diyebileceğimiz bir süreç. Tabii bu süreçlerde hem akademi hem sivil toplum olarak üzerimize düşen rol, bize dayatılan kavramları kullanmamak.
 
O söylemler çok önemli. “Terör” kavramıyla bir toplumu kriminalize ettiğinizde ve çözümü de bunun üzerinden yaptığınızda, tabii ki kullanacağınız kavram “tasfiye” olacaktır. Bir barış olmayacaktır ya da özgürlüklerin, onunla ilgili düzenlemelerin yapılması olmayacaktır. Bu yüzden bizim de hem siyasetin, hem akademinin, hem de sivil toplumun özellikle “barış” kavramında ısrarcı olması önemli. Biz bu kavramda ısrarcı oldukça diğer kavramın daha az kullanılmasını en azından onu kabul etmediğimizi gösteriyoruz. Kavramsallaştırmalar önemli ama önemli olan, bize dayatılan kavramları değil, talep ettiğimiz kavramları kullanmak. Bu yüzden bizim barış tahayyülümüz ne içeriyorsa, onda ısrarcı olmak ve o kavramları kullanmak, onların yaygınlaşmasını sağlamak gerek. Çünkü diğerini kullandığımızda –biz karşı olsak bile– aslında biraz da yayılmasına katkı sağlamış oluyoruz. Kendi kavramlarımızı üretmemiz ve onları kullanmamız çok önemli.
 
“Toplumsallaşma sürecini sadece sivil toplumla ilgili bir alan olarak görmüyorum. Sivil toplumdan ziyade siyaset, tabanla daha ilişkili. Dolayısıyla toplumsallaşma kısmına baktığımızda kesinlikle siyaset, yerel yönetimler, meslek odaları, sendikalarla birlikte sivil topluma da rol düşüyor.”
 
Toplumsallaşmanın sağlanması için alanların açık olmadığını konuştuk. Sizce bu alanların açılması için sivil toplum, demokratik kitle örgütleri nasıl bir mücadele yürütmelidir?
 
Sivil toplum önemli bir özne. Eleştirel Barış Ağı olarak pek çok çalışmamızla birlikte geçen 4 ayda iki tane çalıştay yaptık. Bütün farklı kesimleri temsil eden sivil toplum örgütlerini davet ettik ve hem süreci nasıl değerlendiriyoruz hem de barış tahayyüllerimiz nasıl, birlikte nasıl bir ajanda oluşturabiliriz, bunu tartıştık. Özellikle Diyarbakır'da şu çok daha belirgindi: Çok farklı kesimleri temsil eden örgütlü kurumlar olsak bile günün sonunda taleplerimiz çok benzer. Ana dilde yaşam talebi, sağında, solunda, muhafazakârında en temel taleplerinden biri. Ya da temel hak ve özgürlüklerin kullanabilmesi… Daha somutlaştırırsam: Şu an “acil talepler” denilen hasta mahpusların bırakılması, siyasi tutsaklara yönelik yapılacak düzenlemeler, TMK’nın değiştirilmesi ya da bütün sürecin sadece silahsızlanmaya indirgenmemesi gibi.
 
Bu tür taleplerin ortaklaştığını görmek kıymetli. Farklı kesimler olsa bile toplumsal talepler çok ortaklaşıyor. Sivil toplum aslında örgütlü bir kesim. Ama bir yandan da çok fazla beklentinin olduğu bir alan olarak da okuyorum. Sürekli sanki siyaset, akademi, meslek odaları, sendikalar her şeyi çok iyi yapıyormuş da bütün bu süreci sivil toplum toplumsallaştırmalı gibi tanımlanıyor. Hâlbuki sivil toplum dediğimiz alan da daraltılmış, çok zorluklar yaşayarak, gönüllü emeklerle yapılan çalışmalardan bahsediyoruz. 5-10 kişinin ciddi emekleriyle yürütülen, hatta kimi dernekler bu dönem kirasını ödeyemediği için kapandı. Sürdürülebilirliğin bile sağlanmasının zor olduğu, bütün koşullara rağmen mücadele eden bir sivil toplum geleneği var.
 
Dolayısıyla toplumsallaşma sürecini sadece sivil toplumla ilgili bir alan olarak görmüyorum. Sivil toplumdan ziyade siyaset, tabanla daha ilişkili. Meslek odaları, sendikalar ya da yerel yönetimler, daha rahat temas edebilecek alana sahip. Sivil toplum, onlar yerine değil; onlarla birlikte talepleri karar alıcılara yönlendirmek ve karar alıcılar üzerinde biraz da baskı kurmakla görevli. Dolayısıyla toplumsallaşma kısmına baktığımızda kesinlikle siyaset, yerel yönetimler, meslek odaları, sendikalarla birlikte sivil topluma da rol düşüyor.
 
“Dolayısıyla bir ceza muafiyet yasasının olması, toplumun hepsine bu süreçle ilgili daha rahat tartışma ve o tartışmalara dâhil olma imkânı tanıyacaktır.”
 
*Şimdi biz sürecin ikinci aşamasını konuşuyoruz ve hukuki zemin tartışmalarına geçmiş durumdayız. Komisyon bir nihai rapor hazırlıyor. Tabii ilk raporlara baktığımızda çok ciddi farklılıkların olduğunu görüyoruz ama alanda bir kadın ve akademisyen olarak bu ikinci aşamadan beklentileriniz nelerdir?
 
 Sürecin başından beri hukuki güvenceyi çok önemsiyorduk. Örneğin, Meclis komisyonunun bile bir yasayla kurulması gerektiğini savunuyorduk ama Meclis iç tüzüğüyle kuruldu. Ve şu anda da en savunduğumuz temel noktalardan biri, bir ceza muafiyet yasasının gerekli olduğudur. Çünkü şu an bile insanlar barışla ilgili konuşmaya çekiniyor. Niye? Çünkü çok taze. 10 yıl önce barış sürecinde o masa devrildikten sonra söylediğiniz bir sözün size karşı nasıl kullanılabildiğini insanlar gördü ve çok ciddi hak ihlallerine maruz kaldılar. Basın emekçileri, siyasetçiler, akademisyenler, sivil toplum temsilcileri… Herkes bundan payını aldı.
 
Dolayısıyla bir ceza muafiyet yasasının olması, toplumun hepsine bu süreçle ilgili daha rahat tartışma ve o tartışmalara dâhil olma imkânı tanıyacaktır. Bu bir. Bir ikinci nokta, bu süreçte sivil toplumun, akademinin, siyasetin daha aktif çalışmasını sağlayacak bir alan olacaktır.
 
Ama esas olay, bir yasalaşma sürecinden bahsediliyor ama söylediğiniz gibi “tasfiye yasaları” isimlendirmeleri yapılıyor. Bundandır ki hükümetin ve devletin temel amacının sadece PKK’nin silahsızlandırılmasıyla sınırlı olduğunu görüyoruz. En azından izlenimlerimiz bu yönde. Ekim ayında Meclis’te bir ziyaret yaptık. Amed Barış Çalıştayı’nın raporunu sunduk. Yaptığımız görüşmelerde edindiğimiz izlenim; sürecin bir demokratik barış sürecine evrilmesiyle ilgili bir yasal süreçten değil de, PKK’nin silahsızlandırılmasıyla sınırlandırılmaya çalışılan bir yasal süreçten bahsedildiğidir.
 
“Meselenin kendisini ‘teröre’ indirgeyemeyeceğiniz gibi, çözümü de sadece silahsızlanmaya indirgeyemezsiniz. En azından tabanın taleplerine baktığımızda ciddi anlamda bir geçiş süreci adaleti ihtiyacı var.”
 
* Bunun silahsızlandırmaya indirgenmesi, çözüm için nasıl bir sorun teşkil ediyor sizce?
 
Bu şöyle sorunlu: Silahsızlandırma dediğimiz durumun, ulusal literatürde silahsızlanma, terhis ve yeniden entegrasyon gibi üç aşaması vardır. Entegrasyon sürecinin bile pek çok ayağı var. Ama bir yandan silahsızlanma dediğimiz sadece PKK'nin silahsızlanması değil; koruculuk sistemi de var, paramiliter güçler var, onların da silahsızlandırılması çok önemli bir nokta. Bir yasal süreçten bahsediliyorsa, bununla ilgili de yasal düzenlemelerin yapılması gerekiyor. Şu an sadece var olan anayasa maddeleri ya da AİHM kararları, Anayasa Mahkemesi kararları uygulansa bile hemen serbest bırakılabilecek birçok siyasi tutsak var. Ya da Barış Akademisyenlerinin 9 yıldır devam eden davaları var ve 3 yıldır bekletilen kararlarımız var. Sadece var olan hukuka uygun kararlar verilse bile bu davalar düşecek.
 
Var olan yasaların bile uygulanmadığı bir denklemde kurulacak yasalar tabii ki çok önemli. Çerçevesi çok önemli. Ama yasal süreçten bahsederken bize dayatılacak olan –en azından bizim öngörümüz– bunun sadece silahsızlandırmaya indirgenmesi gibi görünüyor. Yakın zamanda hükümet, Cumhurbaşkanı tarafından buna yönelik çeşitli açıklamalar yapıldı. Bu şu riski barındırıyor: Meselenin kendisini “teröre” indirgeyemeyeceğiniz gibi, çözümü de sadece silahsızlanmaya indirgeyemezsiniz. En azından tabanın taleplerine baktığımızda ciddi anlamda bir geçiş süreci adaleti ihtiyacı var. Çünkü faili meçhuller var, 10 yıllardır devam eden hak ihlalleri var ve bütün bunlara yönelik hakikat ve adalet komisyonlarının kurulması lazım. Onlarla ilgili yüzleşme süreçlerinin yürütülmesi lazım.
 
Yüzleşme süreçleri yürütülmeden biz bir toplumsal barıştan bahsedemeyiz. Ya da Kürtler nezdinde en basitinden ana dilde yaşamı düzenleyecek yasal değişiklikler yapılmadan bunun içinde ana dilde eğitim de var ama sadece ana dilde eğitimle sınırlı değil kesinlikle bu yüzden ana dilde yaşam kavramını tercih ediyorum. Yaşamın her alanında buna erişebilmek, buna yönelik düzenlemeler yapılmadan biz bir barış sürecinden bahsedemeyiz. Bu yüzden sivil toplum olarak şu an yaptığımız şey, bu taleplerimizde ısrarcı olmak. Yasal düzenlemeler olacak ama bu yasal düzenlemeler sadece silahsızlanmayla ya da sadece TMK’da yapılacak değişikliklerle sınırlı olmamalı; bir demokratikleşme süreci olmalı ve bu, sadece süreçle sınırlı olmamalı.
 
Çünkü diğer türlü şuna dönüşecek: AKP için bu süreç biraz da bir seçim stratejisi. Bunun farkında olmak, bizim mücadele alanımızı engelleyen bir durum değil. Biz, tarafların çıkarları, amaçları ne olursa olsun, günün sonunda bu sürecin hepsini demokratik zeminde mücadele etmek için bir fırsat olarak görüyoruz. Yasal süreçlerle ilgili de şu an yapacağımız şey, biraz da o mücadeleyi genişletmek. Belki ilk yapılacak yasal düzenlemede beklediğimiz düzenlemeler yapılmayabilir. Ya da ilk gelecek komisyon raporu, muhtemelen hepimize uyan bir rapor da olmayabilir çünkü bir tarafın perspektifini çok net biliyoruz ve o yansıyacaktır.
 
Ama bu sürecin kendisini kıymetli olarak görüp, bunun üzerinden çalışmaya, mücadele etmeye devam etmeliyiz.
 
“Bu sürecin kendisi kıymetli ve peyderpey de olsa, daha fazlası için hep beraber mücadele etmemiz için bir alan ve zemin var. Bu zemini kaybetmemek önemli.” 
 
*Son olarak, ağ çalışmalarınız nasıl ilerliyor, önünüzde duran en yakın planlamalarınız nelerdir?
 
Eleştirel Barış Ağı olarak çalışmaya devam ediyoruz. Şu an bir Barış Kütüphanesi kuruyoruz. 2026’nın başında bunun lansmanını da yapacağız. Türkiye’de barış alanında yapılan bütün çalışmaların online bir çatı altında toplanmasını istiyoruz. Önemli çünkü hep dünya örnekleri konuşuluyor; nerede nasıl yapılıyor, nasıl hukuki değişiklikler yapılması gerekiyor, tartışılıyor. Buna dair çok kaynak var: Türkçe, Kürtçe, İngilizce kaynakları derliyoruz.
 
Derdimiz, var olan çalışmaların yeniden görünür olmasını sağlamak, tek çatı altında toplamak ve oradan karar alıcılara ulaşmak. Örneğin hukuki düzenleme mi istiyorsunuz, “Bakın burada var örnekleri” diyebilmek. Ya da “Diğer dünya örneklerinde neler olmuş?” — bakın, var, erişilebilir. Dolayısıyla yasal düzenlemelerle ilgili süreçler olacak ve eminim ki ilk etapta yapılacak değişiklikler bizi mutlu etmeyecek, yeterli olmayacak değişiklikler olacak. Ama en azından bu sürecin kendisi kıymetli ve peyderpey de olsa, daha fazlası için hep beraber mücadele etmemiz için bir alan ve zemin var. Bu zemini kaybetmemek önemli.