Şiddetin zemini: Cezasızlık, militarizm ve ‘makbul özne’ inşası

  • 09:02 22 Nisan 2026
  • Güncel
Melike Aydın
 
İSTANBUL – Sêwreg ve Mereş’te okullara yönelik saldırılar, eğitim alanlarının şiddetle kuşatıldığını bir kez daha ortaya koydu. Sosyolog Çiğdem Şimşek, bu tablonun cezasızlık, militarizm ve “makbul özne” inşasının sonucu olduğunu söyledi.
 
Riha’nın (Urfa) Sêwreg (Siverek) ilçesi ve Mereş’te gerçekleşen okul saldırıları, şiddetin bireysel değil, toplumsal ve politik bir zeminde üretildiğini bir kez daha ortaya koydu. Cezasızlık politikaları, militarist eğitim anlayışı ve kapitalist ataerkinin iç içe geçtiği bu yapı içinde çocuklar hedef alınmaya devam ediyor. 
 
Sosyolog ve felsefeci Çiğdem Şimşek’e göre bu tablo, itaatkâr ve sorgulamayan “makbul özne” inşasının bir sonucu.
 
*İktidarın çocuk kimliği üzerindeki inşasını, devletin çocuk politikalarını 'makbul çocuk' inşası üzerinden okumak mümkün. Eğitim sistemi ve toplumsal yapıda çocuk, demokratik bir özne olma yolundan saptırılıp militarist ve milliyetçi kodlarla nasıl bir 'nesneye' dönüştürüldü?
 
Toplumsal bozulmayı sadece son yirmi yılın bir ürünüymüş gibi görmek bence bir yanılgı. Evet, son dönemde hem nitelik hem nicelik açısından ciddi bir erime yaşandığına ben de kanaat getiriyorum; ancak 'makbul vatandaş', 'makbul kadın' ya da 'makbul çocuk' gibi kalıpları bu iktidarla devşirmedik. Bu aslında devlete içkin bir durum. En demokratik görünen devletler bile, kendi güç mekanizmalarını korumak ve normalleştirmek adına sistemi sarsmayacak, o arızaları deşifre etmeyecek itaatkâr özneler isterler. Amerika örneğinde de olduğu gibi, özgürlük illüzyonu sarsıldığı anda sistem hemen kendi kodlarına, o baskıcı ve eril figürüne geri döner. Dolayısıyla Türkiye’deki bu hiyerarşik algı, şiddetin kutsanması ve ona karşı sessizleştirme pratiği zaten halihazırdaki zeminimizde vardı; mevcut siyasi taşıyıcı bu kodları neoliberal politikalar ve dini soslarla örterek/süsleyerek sadece daha ileriye taşıdı.
 
Mesele aslında özne olmaktan çıkarılmaktan ziyade zaten ne kadar özne olabildiğimizle ilgili. Geçmişte de çocuklar sistemin taşıyıcısı olmaktan öte, kendi başlarına birer özne olarak görülmüyorlardı; 80 sonrası piyasa odaklı tüketim nesneleriydiler, şimdi ise hem neoliberalizmin hem de siyasal İslam’ın kıskacında iyice sıkıştırıldılar. Bugün hukukun hem yazılı hem yazısız normları bozulmuş durumda ve şiddet her alanda takdir görüyor. Çocuklar bu şiddetin ya faili ya da mağduru haline getirilirken, 'makbul çocuk' üretme süreci iyice sağlamlaştırıldı. Geldiğimiz noktada birey, kendisini aktif bir vatandaş olarak görmek yerine, piyasanın ve devletin taleplerine itaat eden, onay veren ama kişisel düzeyde kendi arzusunu şiddetle dayatabilen bir nesneye çok daha fazla indirgenmiş durumda.
 
“Eğitim ve sermaye ilişkisine baktığımızda ise kapitalist ataerkinin çocuğu bir yandan tüketim nesnesi, diğer yandan itaatkâr bir iş gücü olarak kurguladığını görüyoruz.”
 
*Son dönemde özellikle Mereş ve Sêwreg’de tanık olduğumuz okullarda yaşanan saldırılar büyük bir infial yarattı. Bu olayları sadece "münferit suç vakaları" olarak mı görmeliyiz, yoksa toplumsal kılcal damarlarımıza sızan daha derin bir şiddet sarmalının dışa vurumu olarak mı? Bu iklimde cezasızlık kültürü ve eril dilin payı nedir?
 
Yaşanan şiddet olaylarını hiçbir zaman salt bireysel ya da münferit vakalar olarak göremeyiz; bunlar her zaman toplumsal mekanizmalarla iç içedir. Siverek ve Maraş örneklerinde, farklı sosyo-ekonomik arka planlara rağmen şiddetin bir 'hınç dışavurumu' ve 'erkeklik performansı' olarak sergilendiğini görüyoruz. Siverek’teki olayda toplumsal dışlanmışlığın ve başarısızlık etiketinin yarattığı bir hınç varken; Maraş’ta sosyal açıdan daha desteklenmiş görünen bir çocuğun korkutucu derecede kolayca silaha erişebilmesi ayırt edici gibi duruyor. Tam da burada bireysel silahlanma savunucularının argümanlarını neden dayatamayacaklarını ya da genel olarak meseleyi yalnızca “güvenlik politikaları”na neden indirgeyemeyeceğimizi daha iyi görüyoruz. Aslında her iki vaka da bir açıdan çocukların çevrelerindeki eril şiddet modellerinden ve cezasızlık ikliminden etkilendiklerini gösteriyor. Şiddetin resmen bir performans haline getirilmesi, militarizmin ve eril dilin köpürtüldüğü bu topraklarda tesadüf değil; aksine sistemin kodlarında halihazırda var olan o hınç kültürünün, erkeklik rolleriyle birleşip patlamasından ibaret.
 
Eğitim ve sermaye ilişkisine baktığımızda ise kapitalist ataerkinin çocuğu bir yandan tüketim nesnesi, diğer yandan itaatkâr bir iş gücü olarak kurguladığını görüyoruz. Kapitalizm ve ataerki zaman zaman çatışıyor gibi görünse de aslında uysal bedenler yaratma noktasında her zaman iş birliği içinde. Okullar bu noktada çoğu zaman birer ideolojik aygıt gibi çalışarak sorgulamayan "makbul vatandaşlar" üretmeye çalışır. Ancak bir eğitimci olarak şuna inanıyorum: Eğitimin bu ideolojik işlevinin yanında felsefe ve sorgulama yoluyla açılabilecek küçücük de olsa bir özgürleşme alanı, bir "yarık" her zaman vardır. Ancak bugün militarizmin, cinsiyetçiliğin, homofobinin ve ırkçılığın bir paket halinde artması çocukların özneleşme imkânlarını daraltıyor elbette. Biz alternatif bir dil üretmeye çalıştığımızda ise hemen "şeytanlaştırılıyoruz". Sonuçta bu yapı, sadece yüzeydeki sosların değiştiği ama özdeki itaat ve hiyerarşi normlarının korunduğu bir düzeni çocukların yaşam hakkı pahasına sürdürmeye devam ediyor.
 
“Evet, okul bir ideolojik aygıttır; ırkçı, cinsiyetçi ve sermaye odaklı insan yetiştirir. Ama her yapıda olduğu gibi okulun içinde de bir "yarık", başka türlü düşünebilme ihtimali vardır.”
 
*Kapitalist ataerki bu denklemde nerede duruyor? Çocuğu bir yandan tüketim nesnesi yaparken, diğer yandan geleceğin "itaatkâr askeri" ya da "ucuz iş gücü" olarak kurgulayan bu sistem, çocukların yaşam hakkına ve onuruna saldırıyı nasıl normalleştiriyor?
 
Bu yapı, sermaye ve eril arzunun hâkimiyet alanını genişletmek için bu saldırıyı bir norm haline getiriyor. Sermayenin bekası için tüketim bir "özgürlük", hiyerarşi ise "düzen" olarak kodlanıyor. Bu yapıda ne eğitim ne de diğer kamusal alanlar yaşam ve özgürlük hakkı üzerine düşünülmesine yer açabilir. Biz ucuz iş gücü üretmeye yatkın bir alandayız; bu da sistemin tartışılmadığı, piyasa değerlerinin normalleştirildiği bir sosyalleşmeyi gerektiriyor.
 
Eğitimi sadece bir "ideolojik aygıt" olarak görüp geçmek bizi çaresiz bırakabilir. Evet, okul bir ideolojik aygıttır; ırkçı, cinsiyetçi ve sermaye odaklı insan yetiştirir. Ama her yapıda olduğu gibi okulun içinde de bir "yarık", başka türlü düşünebilme ihtimali vardır. Ben sırf o yarık ihtimali için öğretmenlik yapan biriyim. Eleştirel düşünmenin, yani "olanı olduğu gibi kabul etmeme" kapasitesinin önemi burada devreye giriyor. Kapitalist ataerki dediğimiz şey aslında bir bütündür. Kapitalizm zaten doğası gereği ataerkildir. Bazen "kadın evde kalsın" diyen muhafazakârlıkla "kadın çalışsın" diyen piyasa çatışıyor gibi görünür ama ikisinin de ortak noktası bedenleri yönetmek, onları "uysal bedenler" olarak kurmaktır. Makbul vatandaş inşası tam da bu iş birliğinden beslenir.
 
“Aile içindeki pederşahi yapı, devletin ‘hesap vermezlik’ kültürüyle el ele veriyor. Depremlerde ölüyoruz, hesap verilmiyor; ekonomi çöküyor, hesap verilmiyor. Çocuk bu ortamda neyi modelleyecek?”
 
*Okulları bir yanıyla adeta birer "kapalı disiplin kurumu" olarak nitelendirebilir miyiz? Bu durum bu katliamların zeminini nasıl besliyor? Ayrıca aile içindeki patriyarkal yapı ile devletin otoriter yapısı arasındaki iş birliği çocuğu hangi sessizlik kuyusuna itiyor?
 
Mikro düzeyde ailede başlayan hiyerarşik yapı, makro düzeyde devlette tamamlanıyor. O nedenle olan biteni anlamak, bu farklı düzeylerin nasıl birlikte hareket ettiğini ve onları etkileyen çoklu faktörlerin bütünsel işleyişini analiz etmekle mümkün.
 
Her ne kadar meselenin yalnızca son dönemle ilgili olduğunu düşünsem de son 20 yılda bu durumun sadece niceliğinin değil, niteliğinin de değiştiğini söylemek lazım. Eğitim politikası diye bir şey kalmadı; her sıkışıklıkta "maneviyat" denilen ama içi boşaltılmış bir kavram öne sürülüyor. Benim anladığım anlamda maneviyat, etik özne olmakla ilgilidir; başkasının hakkını kendi hakkı gibi savunabilmektir. Oysa şimdi tüm toplumsal düzeylerde olduğu gibi okullarda da hak ihlallerini doğallaştıran, rekabetçi ve hınç üreten bir yapı her zamankinden daha fazla hâkim ve yaygın.
 
Aile içindeki pederşahi yapı, devletin "hesap vermezlik" kültürüyle el ele veriyor. Depremlerde ölüyoruz, hesap verilmiyor; ekonomi çöküyor, hesap verilmiyor. Çocuk bu ortamda neyi modelleyecek? Tabii ki gücü ve hesap vermez olmayı. Çocuk hakları üzerine konuşmak bu yüzden gerilimlidir. Çocuğu hem korumak hem de onun "fail olma" (kendi hayatı üzerinde söz sahibi olma) kapasitesini geliştirmek zorundasınız. Çocuğu fazla korursanız özneleşemez, hiç desteklemezseniz sisteme kurban edersiniz. Bugün Türkiye’de okullar, özellikle orta sınıf için bir "tornadan geçme" alanı; daha dezavantajlı çocuklar için ise belki de kendilerini geliştirebilecekleri tek sosyalleşme imkânı ama ne fiziksel ne de sosyal destek mekanizmaları açısından buna muktedirler.
 
“Hesap vermezlik kültürüyle el ele veren eril hiyerarşik yapı, çocukları bu şiddet sarmalının ya faili ya da mağduru haline getiriyor.”
 
*Bu karanlık tabloda bizler neler yapabiliriz? Siyasi öfke yerine gerçek bir siyasi mücadele nasıl verilebilir? Özellikle "izleyici" kalma hali nasıl eleştirilmeli?
 
İzleyici konumu, sadece gündemi takip ederek politik bir hat örülebileceği yanılsamasından besleniyor. Oysa neredeyse sadece "söz siyaseti" üretiyoruz; "siyasi söz" değil. Bir olay oluyor, infial oluşuyor, sendikalar veya sivil toplum tepki veriyor ama üç gün sonra benzer nedenlerden kaynaklanan başka bir olayla karşılaştığımızda o acıların üstü örtülüyor. Görme alanımızdan çıktığında nesnenin yok olduğunu sanıyoruz sanki. Oysa o acı orada duruyor ve eğer bir "hesap verecek muhatap" bulamazsa hem acının mağdurlarını eritiyor hem de benzer olayların tekrarına zemin hazırlıyor.
 
İstifa bir çözüm değildir ama bir başlangıçtır, sembolik bir muhatap alma biçimidir. "Yaşam Nöbetleri" gibi pratikler sadece tepki değil, aynı zamanda bir yas tutma sürecidir. Ancak bizim sadece reaksiyon verenler olmaya değil, orta ve uzun vadeli kolektif bir düşünme alanına ihtiyacımız var. Badiou’nun bahsettiği o "hız kültürü", dezenformasyonu perdelediği gibi nedenler ve çözümler üzerine derinlemesine düşünmemizi de engelliyor. Malların diktatörlüğüne ve şiddet performansına "özgürlük" diyoruz.
 
Hesap vermezlik kültürüyle el ele veren eril hiyerarşik yapı, çocukları bu şiddet sarmalının ya faili ya da mağduru haline getiriyor. Seyircisi ve neredeyse suç ortağı haline geldiğimiz bu kolektif suç ağının dağıtılmasının, kısa vadede ortaya çıkan toplumsal tepkinin uzun vadeli mücadeleye tahvil edilmesinin yollarını kolektif düşünmeye ve eyleme yer açarak bulmamızla mümkün olduğunu düşünüyorum.
 
“Herkes için… Birbirimizin ‘özne’ olduğunu kabul eden, tarafgirlikten çıkıp herkes adına mücadele eden bir siyasi etik inşası için bunun çok temel olduğunu düşünüyorum.”
 
*Kolektif bir platform kurmakta, ortak bir irade geliştirmekte neden zorlanıyoruz? Sol-demokratik çevrelerin bu "parçalanmışlık" halini nasıl aşabiliriz?
 
Radikal bir ikircikliliğe ihtiyacımız var diye düşünüyorum. Radikalim; çünkü örneğin ana dil veya yaşam hakkı gibi temel ilkeleri tartışmaya açmam. Ama ikircikliyim; çünkü herhangi bir toplumsal olayın tek bir cümleyle tüketilemeyecek kadar karmaşık olduğunun bilincindeyim. Bizim platformlarımız da çoğu zaman kendi "cemaatlerinin" tartışmalarına sıkışıyor. Büyük cümleler kuruyoruz ama "nasıl" sorusuna kolektif bir yanıt üretemiyoruz.
 
Felsefeyi bir hak olarak görmeliyiz; norm diye sunulanı sorgulama ve dönüştürme hakkı. Herkes için… Birbirimizin "özne" olduğunu kabul eden, tarafgirlikten çıkıp herkes adına mücadele eden bir siyasi etik inşası için bunun çok temel olduğunu düşünüyorum. Bu memlekette kolektif bir siyasi etik alanının imkânları var; kadın mücadelesi bunun en somut örneği. Kadın mücadelesi, kesişimsel bir politika imkânı sunuyor ve farklı tahakküm mekanizmalarına karşı farklı düşünme biçimlerini ve eylemleri bir hatta bağlayabiliyor.
 
"Kapitalist ataerki bir şiddet performansıdır" diyebilmeli ve bununla her alanda mücadele etmeliyiz.
 
*Son olarak, bu kolektif suç ortaklığından çıkış için temel öneriniz nedir?
 
Hepimiz sorumluyuz. Bu mekanizmanın işlemesine izin verdiğimiz, "izleyici" kaldığımız sürece failiz de. Vatandaşın "sadece oy veren" kişi olmaktan çıkıp kendi yerelinde sorumluluk alması gerekiyor. Hazır reçeteler yok; birlikte düşünmek, birlikte davranmak ve o "itaatkâr toplum" kodlarını gevşetmenin yollarını aramak durumundayız. Sendikal hareketin, kadın meclislerinin ve mahalle örgütlenmelerinin bu olaylardaki tavrını sadece izlememeli, o mücadelenin parçası olmalıyız. Mesele sadece çocukları saldırılardan korumak değil; onların şiddet faili haline getirildikleri koşulları geçersiz kılmaya çalışmak, hiyerarşisiz bir dünya alternatifi sunabilmektir. Bu, bugünden yarına bitecek bir iş değil; bitimsiz bir mücadeledir.