Nasır tutmuş ellerin görünmeyen mesaisi
- 09:02 18 Mayıs 2026
- Emek/Ekonomi
Gülistan Gülmüş
RIHA- Badem tarlalarında çalışan mevsimlik işçi kadınlar, yoksulluk, düşük yevmiye ve ağır çalışma koşulları arasında yaşam mücadelesi veriyor. Gün doğmadan başlayan mesai, nasır tutan elleri, okuldan koparılan çocukları ve başka kentlerin yolunu tutan yorgun hayatları görünür kılıyor.
Güneş daha doğmadan başlayan yolculuklar, Kürdistan ve Türkiye’de binlerce mevsimlik işçi için yalnızca bir çalışma düzenini değil, derinleşen yoksulluğun ve görünmeyen emeğin hikâyesini anlatıyor. Ekonomik kriz büyürken, yaşamlarını günlük yevmiyelerle sürdürmeye çalışan işçiler; uzun mesailer, güvencesizlik, düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları arasında hayatta kalma mücadelesi veriyor. Özellikle kadınlar ve çocuklar için tarla, yalnızca ekmek kazanılan bir alan değil; yarım kalan çocuklukların, ertelenen hayallerin ve görünmez bırakılan emeğin de mekânına dönüşüyor. Riha’nın Xeliliye ilçesine bağlı Welate Şexa köyünde badem ağaçlarının arasında çalışan kadınlarla geçirilen bir gün ise, bütün bu gerçekliği nasır tutmuş eller, yorgun bakışlar ve içe atılmış cümlelerle görünür kılıyor.
Havaların ısınmasıyla başlayan mesai…
Havaların ısınmasıyla birlikte başlayan tarım mesaisinde kadın işçilerin yaşadıklarını yerinde gözlemlemek için, geliş-gidiş işlerinde çalışan kadınlarla birlikte tarlanın yolunu tutuyorum. Riha’nın Xeliliye ilçesine bağlı Welate Şexa (Şeyhanlı) köyünde, badem ağaçlarının etrafındaki zararlı otları temizleyen işçilere bir gün boyunca eşlik etmek için sabahın erken saatlerinde toplanan işçilerin arabasına biniyorum. Oturacak yer olmadığı için yolculuğa ayakta başlıyoruz. Benim gibi ayakta kalan başka işçiler de var; üstelik bazıları çocuk. Okulu bırakmak zorunda kalan çocuklar… Onlarla tanışıyorum. Hepsi yorgun ve endişeli görünüyor ama yine de gülümsemeyi sürdürüyorlar.
Tarlaya vardığımızda herkes yanına aldığı yemek sepetlerini indiriyor. Bagajdan kazma ve kürekler çıkarılıyor, eldivenler takılıyor. Bazı işçilerin parmakları çalışmaktan yara olmuş, bantlarla sarılmış. Yapacakları iş oldukça zor görünüyor; hem otlar büyümüş hem de tarla oldukça geniş. Bir yandan da keskin bir soğuk var. Üşüdüğümü fark eden bir anne, oğlunun hırkasını getirip “Al sen giy, üşüme” diyor. İşçiler çalışmaya koyulurken, Aliye Tatlı isimli kadında onlar için kahvaltı hazırlamaya başlıyor.
Derin iç çekmeyle başlayan sohbet
İşçilerin çayını demlemek için odun toplayan Aliye Tatlı, omuzlarındaki “kırşlarla” (çalılarla) nefes nefese yanıma yaklaşıyor ve ateşi yakmaya başlıyor. Biraz daha yaklaşıp ona, “E xaltiye duruma te çito ye, hal kefa te? (E teyze durumun nasıl, halin keyfin nasıl?)” diye soruyorum. “E wele keça mîn çito be, tû bi çawen xwe dibini (Nasıl olsun kızım, kendin görüyorsun)” diyor. Ona emek boyutuyla bir şeyler sorup sormama arasında gidip geliyorum. “Bana biraz kendini anlat, nerede doğdun, neler yaptın; bana biraz hayatını anlatır mısın?” diye soruyorum Kürtçe. Önce derin bir iç çekiyor. Bir yandan ateşi kontrol etmeye devam ediyor çünkü sabah saat 9’da işçiler kahvaltı yapacak. Aliye Tatlı, birine kendini anlatma ihtiyacı duyarcasına anlatmaya başlıyor: “Her işi yapıyoruz; badem, fıstık topluyoruz, ağaçların dibini temizliyoruz. Elimize ne iş geçse onu yapıyoruz. Sabah 4 buçukta kalkıyoruz, işçileri alıp gelene kadar saat 7 oluyor ve 8’de iş başı yapıyoruz. Akşam saat 4 ya da 4 buçuğa kadar çalışıyoruz. Bugün de badem ağaçlarının etrafındaki bitkileri toplamaya geldik” diyor.
‘Hayatım daha güzel olsun isterdim’
Aliye Tatlı, ara ara ateşi kontrol edip odun atmaya devam ederken konuşmasına da devam ederek, şunları söylüyor: “Çok zahmeti var, bir karşılık alamıyoruz. Bazen bin, bazen de 900 TL oluyor. Her şey pahalı olmuş, çoğu kez yetmiyor. Evlenmeden önce kendi evimde çalışıyordum, kendi koyunlarımıza bakıyorduk. O zaman kendi işimizi yapıyorduk, şimdi başkasının işini yapıyoruz. Evlendikten sonra böyle devam etti. Hayatım daha güzel olsun isterdim, rahat bir hayat yaşamayı, gezmeyi isterdim. Benim gibi çok kişi var, çok arkadaşımız var. O gün Konya’da işçilerin çadırlarını su basmıştı. Meclis’te bizim için, ‘Pikniğe gidiyorlar’ diyorlar. Bizim halimizi ancak bizim gibiler anlar. Bu daha iyi halimiz, daha havalar ısınacak, o zaman daha kötü olacak. Öğle yemeği yemeye oturduğumuzda sıcaktan yemek yiyemiyoruz, çok zahmetli bir iş. Umarım herkes hakkının karşılığını alır. İşçiler çok zahmet çekiyor, devletin de yardım etmesi gerekiyor.”
Güneşin doğuşuyla başlayan serüven...
Saat 9’a yaklaşırken çay için kaynatılan su, işçilerin yanlarında getirdiği demliklere pay ediliyor. Bir süre sonra Aliye Tatlı’nın “Çay hazır” sesi yükseliyor. Ardından tarlanın içinden bir başka ses yankılanıyor: “Paydos...”
Herkes yavaş yavaş çalıştığı yerden çıkıp bir ağacın gölgesine yöneliyor. Her aile toprağın üzerine küçük bir sofra bezi sererek kahvaltısını hazırlıyor. Ben de o sırada Necla Boğan isimli kadınla sohbet etmeye başlıyorum. Bazı siyasetçilerin mevsimlik işçilerin yaşadıklarını “tatil” olarak nitelendirdiğini söyleyince sesi sertleşiyor. Ardından kurduğu ironik cümlelerle öfkesini görünür kılıyor; gülüyor ama o gülüşün içinde yorgunluk ve kırgınlık da hissediliyor. Kahvaltı kısa sürüyor. Bardaklardaki son çay yudumları içildikten sonra herkes yeniden ayağa kalkıyor ve sessizce tarlaya dağılıyor.
Okulda olması gereken çocuklar tarlada yoksulluğa direniyor
Necla Boğan’a yaşadıklarını anlatmak isteyip istemediğini soruyorum. Kısa bir duraksamanın ardından konuşmaya başlıyor: “Tabii ki anlatırım, sustuğumuz için bunları yaşıyoruz...”sözleriyle verdiği emek mücadelesini şu sözlerle aktarıyor: 36 yaşındayım, çocukluğumdan bu yana mevsimlik işçiyim. Ya sulama yapıyorum ya da tarlada bu işleri yapıyorum, değişen bir şey olmadı. Okumadım, geçimimi de bu şekilde sağlıyorum. Halimizi görüyorsunuz; bugün ağaç köklerini temizliyoruz, başka kentlerde nerede iş olsa gidiyoruz. ‘Mevsimlik işçiler tatile gidiyor’ diyorlar. Bunun tatile benzeyen bir hali var mı? Küçük çocuklarla geliyoruz buraya. Başkalarının çocukları okulda okurken, bizim çocuklarımız tarlada çalışıyor.”
‘Kendi ülkemizde mülteci olduk’
Necla Boğan devamında yaşadıklarını şu sözlerle dile getiriyor: “Kadınlar okuyamıyor, ‘Okumasınlar, evlensinler’ diyorlar. Bu defa bir yere gittiğimizde de rencide oluyoruz. Bizler de güzel bir hayat yaşamak isterdik. Kendi ülkemizde mülteci olduk. Yevmiyeyle çalışıyoruz ama yetmiyor. 2-3 ay önce de fabrikada çalışıyordum, o zaman da yetmiyordu. Bugün ağaç köklerini temizliyorum, birkaç gün sonra Çanakkale’ye gidip çilek toplayacağım. Ancak biliyorum, yine yetmeyecek. Farklı kentlerde Kürt olduğumuzu söylediğimizde ‘teröristsiniz’ diyorlar. Bizi neden dışlıyorlar? Bir de bizi ucuza çalıştırıyorlar, emeğimizi çalıyorlar. Birçok insanımız çalışmaya giderken yolda yaşanan kazalarda yaşamını yitiriyor. Kimse keyfinden çadırda kalmaz. Her yerde sömürülüyoruz. İşçilerin, emekçilerin hakkı yenmesin. Devlet bize, ‘Onlar bu hayatı seçti’ diyor. Ancak ben çocuklarımı okutamıyorum. Bu zincirleme bir şekilde devam ediyor. Bizler de çadırlarda kalıp ötekileştirilmek istemiyoruz. Emeğimizin hakkını almak istiyoruz.”
İşçilerle vedalaşırken, havaların iyice ısınmasıyla birlikte bu kez Dîlok’un yolunu tutup sarımsak toplamaya gideceklerini anlatıyorlar. Ben de geride, nasır tutmuş elleri, yarım kalmış çocuklukları ve yorgun bakışları bırakarak oradan ayrılıyorum. Tanıklık ettiğim yaşamları bir nebze olsun yazıya, kadraja sığdırmaya çalışsam da biliyorum; binlerce mevsimlik işçi, aynı ağır koşullar altında yaşamını sürdürmeye, görünmeyen bir emeğin yükünü taşımaya devam ediyor...







