11 Temmuz'un ardından: Gözler 'Kök Yasa'da (5)

  • 09:01 10 Temmuz 2026
  • Dosya
Prof. Büşra Ersanlı: Umut var ama güven henüz oluşmadı
 
Melike Aydın 
 
İSTANBUL - Silah yakma töreninin üzerinden geçen bir yılı değerlendiren siyaset bilimci Prof. Dr. Büşra Ersanlı, silahların bırakılmasının tarihsel bir eşik olduğunu ancak demokratikleşme, hukuk ve anadilde eğitim başlıklarında somut adımlar atılmadığını belirterek, "Umut var ancak güven henüz oluşmadı" dedi. 
 
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te yaptığı "Barış ve Demokratik Toplum" çağrısının ardından başlayan süreçte önemli eşiklerden biri olan 11 Temmuz’daki Silah Yakma Töreni'nin üzerinden bir yıl geçti. PKK’nin fesih kararı ve silahların yakılmasıyla yeni bir dönemin kapısı aralanırken, kamuoyunun beklentisi sürecin demokratik ve hukuki adımlarla güvence altına alınması yönündeydi. Ancak geçen bir yılda bu yönde atılan adımlar ve sürecin geldiği nokta tartışılmaya devam ediyor.
 
Dosyamızın bu bölümünde siyaset bilimci Prof. Dr. Büşra Ersanlı, silahların yakılmasının tarihsel bir eşik olduğunu belirterek sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
 
*Silah yakma töreninin üzerinden bir yıl geçti. Bu bir yılı çatışma çözümü ve demokratik dönüşüm açısından nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce hangi eşikler aşıldı, hangi alanlarda ilerleme sağlanamadı?
 
Barışı yalnızca savaşın karşıtı olarak düşünmemek gerekiyor. Barış aynı zamanda insanların huzur içinde birlikte yaşayabilmesi, çalışabilmesi ve hayatın her alanını ortaklaşa kurabilmesidir. Kürt halkı, Türk halkı ve toplumun tüm farklı kesimlerinin bu ülkenin ortak geleceğine inanması gerekiyor. Bu güvenin oluşması açısından silahların bırakılması ve örgütün kendini feshederek silahları yakması son derece önemli ve tarihî bir adımdı. Ancak bundan sonra yapılması gereken, silahsızlık ortamını gerçek bir barış ortamına dönüştürmektir. Çünkü artık üniter devletten ayrılma gibi bir talep de söz konusu değil. Bu nedenle bundan sonraki süreç, silahların susmasının ötesine geçerek demokratik birlikte yaşamın koşullarını oluşturma süreci olmalıdır. Başlangıç açısından bu adımı çok önemli buluyorum. Ancak geçen bir yılda gelinen noktadan tatmin olduğumu söyleyemem. Sürecin neden beklentileri karşılamadığını ise diğer başlıklarda değerlendirmek gerekir.
 
“Barış yalnızca silahların susması değildir. Sanatta, edebiyatta, kadın mücadelesinde, sendikalarda, ekoloji mücadelesinde ve yerel yönetimlerde birlikte üretmeyi başarabilmektir.”
 
*Silahların yakılması önemli bir sembolik ve siyasal adım olarak görüldü. Bu adımın ardından devletin, siyasi aktörlerin ve toplumun hangi somut adımları atması gerekiyordu? Bugünden baktığınızda sürecin en önemli eksiklikleri neler?
 
En temel eksiklik yıllardır değişmedi; ana dilde eğitim meselesi. Bir eğitimci olarak şunu çok net söyleyebilirim; ana dilini iyi öğrenmeyen bir çocuk, başka dilleri de sağlıklı öğrenemez, edebiyatı ve sanatı tam anlamıyla kavrayamaz, en önemlisi de özgüven geliştiremez. Özgüveni olmayan birey, gerçek anlamda eşit yurttaş olamaz. Bu konuda yıllarca çalışmalar yapıldı, dünyadaki örnekler incelendi ancak bugün neredeyse hiç konuşulmuyor. Oysa barışın temel taşlarından biri budur.
 
Diğer önemli sorun ise giderek derinleşen adaletsizliktir. Son bir iki sene içinde özellikle artan bir şekilde, toplumun diğer kesimlerine de yayılmış korkunç bir adaletsizlik var. Birçok siyasi tutuklu var. Bunlar serbest bırakılmadan dost-düşman bağlamından çıkılamaz. Kim dost, kim düşman? Bana göre dost, bir görüşü destekleyendir, uzaktan destekleyendir. Dolayısıyla DEM Parti'nin daha önceki dönemlerde birlikte yürüdüğü arkadaşlarına dost demesini de yanlış bulmuştum. Birlikte yürünenler dost değildir, yoldaştır; arkanı verebildiğin arkadaştır. Dost daha çok, "Sen uzakta dur da misafir ol" gibi bir anlam taşır.
 
Şimdi "Neler yapılmalı?" konusuna gelelim. Çok sayıda siyasi tutuklu bulunuyor ve bu tablo değişmeden toplumdaki "dost-düşman" anlayışının aşılması mümkün değil. Özellikle yıllardır süren KCK davaları bunun en çarpıcı örneklerinden biri. Mesela özellikle Halk TV'yi bu konuda çok eleştiriyorum. Bütün diğer davalardan söz ediliyor. Onlarda da hukuksuzluk yapılmış davalar var. KCK davasından hiç söz edilmiyor. İnsanlar yıllarca tutuklu kaldı, davalar uzadı ve büyük mağduriyetler yaşandı. Barış yalnızca silahların susması değildir. Sanatta, edebiyatta, kadın mücadelesinde, sendikalarda, ekoloji mücadelesinde ve yerel yönetimlerde birlikte üretmeyi başarabilmektir. Bunun yolu ise nefret dilini ortadan kaldırmaktan geçiyor. Bunun ilk resmî adımı da ana dilde eğitimdir. Bu adım hem Kürt toplumunun özgüvenini güçlendirecek hem de toplumlar arasındaki güveni artıracaktır. Güven oluştuğunda karşılıklı suçlamalar azalır, insanlar birbirlerinin dilini, kültürünü ve sanatını öğrenmeye daha açık hâle gelir.
 
Silahların bırakılmasını ve Umut Hakkı tartışmalarını gerekli buluyorum. Ancak gerçek barış, toplumun psikolojisini güçlendirecek sosyal ve demokratik adımlarla desteklenmelidir. Devletin bu konuda somut bir irade ortaya koymasını bekliyorum.
 
“ İnsanların birlikte yaşayabileceğine dair güven oluşturacak demokratik adımlar atılmalıdır. Bana göre bunun ilk adımı yine ana dilde eğitimdir.”
 
*Sürecin kalıcı ve kurumsal hâle gelmesi açısından çerçeve yasa, müzakere mekanizmaları ve hukuki güvenceler neden önemli? Türkiye'de nasıl bir yasal zemine ihtiyaç olduğunu düşünüyorsunuz?
 
Bir ülkenin bölünmesini istemeyen bir anlayış, yerel yönetimlerin yetkilerini gasp etmez; tam tersine onların güçlenmesini destekler. İnsanlar birbirine nefretle baktığında birlikte üretmek de mümkün olmaz. Bunun ekonomik ve toplumsal maliyeti de ağır olur. Bu nedenle kalıcı barışın hukuki zemini yalnızca güvenlik politikalarıyla kurulamaz. İnsanların birlikte yaşayabileceğine dair güven oluşturacak demokratik adımlar atılmalıdır. Bana göre bunun ilk adımı yine ana dilde eğitimdir. Çünkü insanlar birbirini tanımaya ve anlamaya başladıkça nefret duygusu zayıflar, birlikte yaşama iradesi güçlenir. Yasal güvenceler de tam bu nedenle önemlidir. Barışın yalnızca siyasi aktörler arasında yürüyen bir süreç olmaktan çıkıp toplumun tamamına güven verecek kurumsal bir zemine kavuşması gerekiyor.
 
*Kürt sorununun demokratik çözümü bağlamında Abdullah Öcalan'ın statüsü, Umut Hakkı tartışmaları ve siyasi aktör olarak rolünün tanınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Kalıcı bir barışın inşasında bu başlıkların önemi nedir?
 
Abdullah Öcalan'ın PKK üzerindeki etkisi ve toplumun önemli bir kesimi tarafından muhatap kabul edilmesi nedeniyle Umut Hakkı'nın tanınmasını doğru buluyorum. Türkiye'de uzun yıllardır siyaset yapan, önemli deneyim biriktirmiş aktörler var. Leyla Zana mesela ve demokratik siyaset onların birikimiyle yürütülmelidir. Bugüne kadar çatışmalı sürece ilişkin sağlıklı bir tarihsel değerlendirme de yapılmadı. Tartışmalar bilimsel ve akademik zeminde değil, taraflaşma üzerinden yürütüldü. Oysa bu süreç objektif biçimde değerlendirilseydi hem toplumsal hem de akademik açıdan daha sağlıklı sonuçlar ortaya çıkardı.
 
Bugün parlamentonun da zayıfladığı bir dönemde siyasi deneyimin önemi daha da arttı. Örneğin yıllardır demokratik siyaset yürüten isimlerin birikiminden yararlanılması gerekiyor. Öte yandan müzakerenin karşısında toplumun desteklediği bir lider olarak Abdullah Öcalan bulunuyor. Silahların bırakılması ve örgütün feshedilmesi sürecindeki rolü nedeniyle hukuki ve insani haklarının iade edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ancak bundan sonraki toplumsal ve siyasal sürecin demokratik siyaset kanalları üzerinden ilerlemesi daha sağlıklı olacaktır.
 
*Bu savaş biraz PKK'nin öncülüğünde yürüdüğü için onun lideriyle de yapılması gerekir gibi bir değerlendirme de var. Siz buna nasıl bakıyorsunuz?
 
Bu, devlet ile yürütülmesi gereken bir süreçtir. Devletin Abdullah Öcalan'la görüşmesi elbette mümkündür ve bunu devlet yürütür. Benim itiraz ettiğim nokta, demokratik siyasetin tamamen bu eksende şekillenmesidir. Bugün yıllardır kadın hareketinde, emek mücadelesinde, demokratik siyasette emek vermiş çok sayıda insan var. Demokratik siyasetin geleceği bu deneyimlerin üzerine kurulmalıdır.
 
Bana göre en acil ihtiyaç yine ana dilde eğitim ve siyasi tutukluların özgürlüğüdür. İnsanların 10-20 yıl süren davalarla cezaevinde tutulduğu bir ülkede toplumsal kaynaşmayı sağlamak mümkün değildir. Bu durum, barışın önündeki en büyük engellerden biridir.
 
“Güven yalnızca sözle değil, demokratik ve hukuki adımlarla inşa edilebilir.”
 
*Dünyadaki çatışma çözümü örnekleri güven inşasının belirleyici olduğunu gösteriyor. Türkiye'de geçen bir yılda toplumsal güveni güçlendirecek mekanizmalar yeterince geliştirildi mi? Devletin samimiyeti tartışılırken Kürt toplumu neden güven duymalı?
 
Kürt toplumunun özgüvenini güçlendirecek en önemli adım yine ana dilde eğitimdir. Ancak bugün yalnızca Kürtlerin değil, Türkiye'deki toplumun büyük bölümünün resmî kurumlara güveni azalmış durumda. Ekonomide yaşanan kriz, adalet sistemine yönelik tartışmalar, üniversitelerde ve sanat alanındaki olumsuz gelişmeler bu güvensizliği daha da büyüttü. Böyle bir ortamda Kürt toplumundan devlete güvenmesini beklemek gerçekçi olmaz. Yıllardır cezaevinde bulunan siyasi isimler, demokratik siyasetin karşı karşıya olduğu baskılar ve hukuki belirsizlikler de güven duygusunu zedeliyor. Güven yalnızca sözle değil, demokratik ve hukuki adımlarla inşa edilebilir.
 
 “Silah bırakan insanların topluma güvenli şekilde dönebilmeleri için mutlaka bir geri dönüş yasasına ihtiyaç vardır.”
 
*Geçen bir yılda silah bırakan kesimlerin geleceği de tartışılıyor. Sri Lanka gibi olumsuz örnekler de var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Silahı bırakanlar neden devlete güvensin?
 
Silah bırakan insanların topluma güvenli şekilde dönebilmeleri için mutlaka bir geri dönüş yasasına ihtiyaç vardır. Bu insanlar yalnızca siyaset yaparak değil, normal yaşamlarını kurarak da topluma katılabilmelidir. Kimi eğitimini tamamlar, kimi çiftçilik yapar, kimi sosyal çalışmalarda yer alır. Siyasete katılmak yalnızca siyasi partilere üye olmak değildir; topluma katkı sunulan her alan bunun parçasıdır. Elbette bu dönüşüm zamana yayılabilir. Ancak iyi niyet ve güven ortamı oluşturulursa insanlar doğal olarak yaşamın içine katılırlar.
 
*Sürecin yalnızca siyasi elitlerin ekseninde ilerlediği yönündeki eleştirileri nasıl değerlendiriyorsunuz? Barış süreci nasıl toplumsallaştırılabilir?
 
Barış süreci yalnızca siyasetçiler, İmralı ya da silahlı aktörler arasında yürüyen bir süreç olarak kalmamalıdır. Asıl önemli olan bunun toplumun bütün kesimlerine yayılmasıdır. Silahlı mücadeleden çıkan insanların doğrudan siyasete yönlendirilmesinden çok, hayatın doğal akışına katılmaları daha sağlıklı olacaktır. Kimisi sendikada çalışır, kimisi sanatla uğraşır, kimisi aktif siyaseti tercih eder. Toplumsallaşma ancak bu çeşitlilikle mümkün olur. Hayat sürekli değişiyor. Geçmişe takılı kalmadan insanların normal yaşamın içinde yer almasını sağlayacak demokratik koşullar oluşturulmalıdır.
 
“Bugün umutluyum; ancak umut ile güven aynı şey değil. Umudumuz var, fakat kalıcı bir güven ortamının oluştuğunu henüz söyleyemeyiz.”
 
*Kadın hareketinin uzun yıllardır dile getirdiği "Kadın özgürlüğü olmadan barış olmaz" yaklaşımı açısından baktığınızda, geçen bir yıl kadınlar için ne ifade ediyor? Kadınların barışın kurucu öznesi olabilmesi için bundan sonraki dönemde hangi adımların atılması gerekiyor?
 
Kadın-erkek eşitsizliği, savaşlardan bile daha derin bir sorun. Kürt kadın hareketi bu konuda önemli örnekler yarattı ve topluma güçlü bir deneyim kazandırdı. Ancak ev içindeki eşitsizlik hâlâ büyük ölçüde devam ediyor. Genç kuşaklarda olumlu değişimler görülse de erkek egemen zihniyet kolay değişmiyor. Bu nedenle kadın özgürlüğü mücadelesi uzun soluklu bir mücadele olmaya devam ediyor.
 
Geçen bir yıl kadınlara doğrudan yeni haklar kazandırmadı. Ancak kadınların özgüveninin güçlenmesi, başarılı kadın belediye başkanlarının ve kadın siyasetçilerin çoğalması önemli örnekler oluşturdu. Bu yalnızca Kürt siyaseti açısından değil, Türkiye'deki diğer siyasi çevreler açısından da dönüştürücü bir etki yaratıyor.
 
Bugün umutluyum; ancak umut ile güven aynı şey değil. Umudumuz var, fakat kalıcı bir güven ortamının oluştuğunu henüz söyleyemeyiz.