Bilimde kadının varoluş mücadelesi
- 09:08 20 Ağustos 2026
- Kadının Kaleminden
"Kadın, bilimi egemenlerin bir kitle imha veya sömürü aygıtı olmaktan çıkarıp; insanlığın ve doğanın varoluşunu koruyan bir 'akıl ittifakına' dönüştürme potansiyelini taşır."
Büşra Turan
Tarih boyunca bilgi; tıpkı mülkiyet, toprak ve siyasi erki elinde tutan mekanizmalar gibi erkeğin egemenliğinde tutulmak istenen en büyük iktidar araçlarından biri olmuştur. Bilim dünyası, dışarıdan bakıldığında tarafsız, nesnel ve tamamen rasyonel bir alan gibi sunulsa da esasen yüzyıllar boyunca kadını dışarıda bırakan, onun ürettiği bilgiyi yok sayan ve sistemi erkeğin konfor alanı olarak kurgulayan eril bir yapı üzerine inşa edilmiştir. Kadının bilimdeki varoluş mücadelesi; sadece bir laboratuvara girmek, akademide unvan almak veya fon bulmaktan ibaret değildir. Bu kavga, bilginin doğasını ve o bilgiyi elinde tutan hegemonik aklı kökünden dönüştürme kavgasıdır.
Engizisyon soruşturmalarından laboratuvar dışlamalarına
Tarihsel süreç incelendiğinde, kadının doğayla ve bilgiyle kurduğu bağın egemen sistem tarafından sürekli bir tehdit olarak görüldüğü açıkça fark edilir. Orta Çağ Avrupa’sında bitkilerle şifa dağıtan, ebelik yapan ve doğanın dilini çözen kadınların "cadı" ilan edilerek yakılması, aslında bilim tarihinin en kanlı ve ilk tırpanlama operasyonudur. Kadının sezgisel ve deneyimsel bilgisi yok edilirken; kurumsallaşan, akademileşen bilim tamamen erkeklerin tekelinde toplanmıştır. Üniversitelerin kapıları kadınlara kapatılmış, kadın aklı "yetersiz" ve "duygusal" olarak etiketlenerek bilimsel araştırmanın öznesi olması engellenmiştir.
Matilda etkisi: Görünmez kılınan ve çalınan kadın emeği
Kadının akademiye adımlarını attığı dönemlerde ise bu kez sistem başka bir imha politikasını devreye sokmuştur: "Görünmez kılma" ve emeği gasp etme. Bilim sosyolojisinde "Matilda Etkisi" olarak kavramsallaştırılan bu durum; kadın bilim insanlarının geliştirdiği teorilerin, yaptıkları kritik keşiflerin ve döktükleri bilimsel alın terinin sistematik biçimde erkek meslektaşlarına, eşlerine veya akademideki üstlerine mal edilmesidir.
DNA’nın üç boyutlu çift sarmal yapısını X-ışını kırınımı fotoğrafıyla ("Fotoğraf 51") ilk kez kanıtlayan Rosalind Franklin’in habersizce alınan verileri üzerinden erkek meslektaşlarının Nobel Ödülü alması, ya da nükleer füzyonun teorik altyapısını kuran Lise Meitner’ın adının tarih sayfalarından silinmeye çalışılması münferit aksaklıklar değildir. Bunlar, bilimsel bilginin mülkiyetini erkeğe tescillemeye çalışan kurumsal aklın kanlı canlı örnekleridir. Kadın, yüzyıllar boyunca bilimin kurucu aktörü değil; ancak üzerinde deneyler yapılan, teorilere nesne edilen edilgen bir figür olarak tutulmak istenmiştir.
Cam tavanlar, akademik feodalizm ve çifte mesai
Bugün gelinen noktada kadınlar akademiye ve araştırma merkezlerine girmiş gibi görünse de bilimsel alandaki eril kuşatma biçim değiştirerek varlığını sürdürmektedir. "Cam tavan" olarak tanımlanan görünmez engeller; unvan yükseltmelerinden araştırma bütçelerinin dağıtımına, makale yayınlama süreçlerindeki hakem değerlendirmelerinden yönetim kademelerine kadar her alanda hissedilmektedir. Kadınların kurduğu informal ağların dışlandığı, erkeklerin birbiriyle dayanıştığı o akademik "erkek kulüpleri" kadının önünü kesen en büyük feodal barikatlardan biridir.
Bunun yanı sıra toplum, kadına ev içi bakımı, çocuk büyütmeyi ve duygusal emeği "doğal bir vazife" olarak yüklerken; bilimsel üretim için gereken zamanı, konforu ve odağı erkek akademisyene cömertçe sunar. Kadın bilim insanı laboratuvarda sadece hücrelerle, atomlarla veya karmaşık denklemlerle savaşmaz; aynı zamanda evdeki görünmeyen mesaisiyle ve ona sürekli "senden bilim insanı olmaz, asli görevine dön" diyen o feodal akademik zihniyetle de mücadele etmek zorundadır.
Militarizme karşı yaşamı savunan bir bilim paradigması
Kadının bilimdeki varlığı, sadece "kadın temsilini artırma" talebiyle sınırlı niceliksel bir konu değildir. Bilimin tamamen eril bir akılla kurgulanması; doğayı "tahakküm altına alınacak, sömürülecek nesne", insanı ise ondan kopuk bir "mağrur hükümdar" olarak gören yıkıcı, militarist ve teknokratik bir bilim anlayışını doğurmuştur. Sanayi devriminden bu yana doğayı felakete sürükleyen, silah sanayisine hizmet eden bu soğuk bilim zihniyetine en büyük itiraz yine kadının perspektifiyle gelmiştir.
Kadın aklı ve etiği bilime dahil olduğunda, araştırmanın dili ve yöntemi de kökten değişmeye başlar. Kadın bilim insanları; rekabetçi, yok edici ve sadece kâr odaklı bilimsel anlayışın karşısına; yaşamı merkeze alan, ekolojik dengeleri gözeten, dayanışmacı ve bütüncül bir akıl koymuştur. Kadın, bilimi egemenlerin bir kitle imha veya sömürü aygıtı olmaktan çıkarıp; insanlığın ve doğanın varoluşunu koruyan bir "akıl ittifakına" dönüştürme potansiyelini taşır.
Özgürleşen akıl, özgürleşen gelecek
Kadının bilimdeki varoluş mücadelesi, tıpkı dildeki ve toplumsal alandaki varoluşu gibi kurucu, dönüştürücü bir nitelik taşır. İskenderiye’de bağnazlığın hedefi olan Hypatia’dan radyasyonun ortasında bilimi ören Marie Curie’ye, Rosalind Franklin’den bugün akademinin tüm mobbingine ve bütçesizliğine rağmen laboratuvarlarda dirsek çürüten imzasız binlerce kadına kadar uzanan bu hat; bilimin en onurlu direniş tarihidir.
Bir toplumun geleceğini belirleyen şey; sadece ürettiği teknolojinin hızı değil, o teknolojiyi üreten aklın ne kadar adil ve özgür olduğudur. Bilim, erkek egemen kışlaların ve sermayenin mülkiyetinden çıkıp kadının yaşamı savunan aklıyla buluştuğunda; sadece laboratuvardaki soruların yanıtları değil, dünyanın kendisi de daha yaşanılır, adil ve özgür bir yer haline gelecektir.







