Suzan Akipa: Öcalan’ın baş müzakereci statüsü hukuken tanınmalı

  • 09:05 22 Ağustos 2026
  • Hukuk
Rojin Abay
 
İSTANBUL - Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Suzan Akipa, çerçeve yasayı Kürt sorununun demokratik çözümünde “ilk adım” olarak değerlendirerek, 12 maddelik bir düzenlemenin yüz yıllık sorunu çözmeye yetmeyeceğini söyledi. Abdullah Öcalan’ın statüsünün hukuken tanınması ve çalışma koşullarının oluşturulması gerektiğini belirten Suzan Akipa, “Demokrasinin kök hücresi oluşturuldu, şimdi gövdeyi oluşturmak gerekiyor” dedi.
 
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’te yaptığı “Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı” ile başlayan ve PKK’nin fesih ve silah bırakma kararının ardından yeni bir aşamaya geçen süreçte, uzun süredir tartışılan hukuki düzenlemelere ilişkin ilk adım atıldı. Sürecin yasal çerçevesini oluşturmak amacıyla hazırlanan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”, 10 Ağustos’ta Meclis Genel Kurulu’nda 467 oyla kabul edilmesinin ardından 18 Ağustos’ta Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kamuoyunda “çerçeve yasa” olarak adlandırılan düzenleme, silah bırakma ve fesih sürecinin teyidinin ardından soruşturma, kovuşturma ve infaz süreçlerinde uygulanacak hukuki mekanizmaları düzenliyor.
 
Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Suzan Akipa, “çerçeve yasa” ve sürece ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
 
“Sayın Öcalan’ın da ifade ettiği gibi, negatif hukuku pozitif hukuka dönüştürme süreci olarak adlandırılan bu süreçte, bu yasa ile birlikte artık uzlaşmanın, barışın, demokrasinin eşiğinde olunduğu da bir gerçek.”
 
*Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın başlattığı Barış ve Demokratik Toplum Süreci bugün yeni bir aşamada. Bir hukukçu olarak gelinen aşamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
 
Yaklaşık iki yıldır Barış ve Demokratik Toplum Süreci sürüyor ve biz bu sürecin ilk başından bugüne kadar baktığımız zaman, hem Devlet Bahçeli’nin 22 Ekim çağrısı hem Sayın Öcalan’ın 23 Ekim’deki aile görüşünde ifade ettiği şey, yine bununla birlikte 27 Şubat fesih çağrısının son cümlesi ve sonrasında gelişen bütün görüşme içerikleri ve Sayın Öcalan’ın ifade ettikleri, bir anlamıyla aslında bu sürecin olmazsa olmazı olarak değerlendirilen temel olgunun hukuk olduğunu gösteriyor. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde aslında bu yeni dönemin en temel vurgusu hukuk olmak zorunda. Meclis çatısı altında kurulan komisyonun oluşturulması ve raporunu kamuoyuyla paylaşması dışında, bugüne kadar geldiğimiz zaman aslında hukuk kapsamında hazırlanan, atılan başka bir adımı da görmüş oluyoruz. Bu adımın ismi kuşkusuz çerçeve yasa.
 
Dolayısıyla bugün itibarıyla baktığımız zaman, aslında bu sürecin en temel vurgusu olan hukuk kapsamında çerçeve yasanın hazırlanması, imzalanması ve geçtiğimiz günlerde Resmî Gazete’de yayımlanması ile birlikte hukuksal bir adımın atılmış olduğunu görüyoruz. Önemli bir eşikteyiz. Kuşkusuz bütün soruna bir çözüm getirme iddiasında ve kapasitesinde değil. Fakat barışa giden yolda bir ilk adım, bir uzlaşma eşiği olarak da değerlendirmek gerekiyor. Sayın Öcalan’ın da ifade ettiği gibi, negatif hukuku pozitif hukuka dönüştürme süreci olarak adlandırılan bu süreçte, bu yasa ile birlikte artık uzlaşmanın, barışın, demokrasinin eşiğinde olunduğu da bir gerçek.
 
“Bu yasanın sayısı 7595 sayılı yasa. Bu şu anlama geliyor: Bugüne kadar bu yasadan önce 7594 tane yasanın çıkmış olduğu, binlerce yönetmelik, tüzük, kararname ve anayasanın çıkmış olduğu anlamına geliyor. Bu kadar devasa bir hukuksal sistemi sadece 12 maddelik bir yasayla değiştirmek çok mümkün değil.”
 
*Meclis’te kabul edilerek yürürlüğe giren çerçeve yasayı hukuki ve siyasi açıdan nasıl değerlendiriyorsunuz? Mevcut düzenleme Kürt sorununun demokratik çözümüne yönelik yeterli bir hukuki zemin oluşturuyor mu?
 
Bu önümüzdeki süreçte bu ilk adımın daha da güçlendirilerek büyütülmesi gerekiyor. Bu yasa kısa süre önce Meclis’te yüksek bir oy oranıyla kabul edildi ve biz bu yasanın gerekçesine baktığımız zaman, teklif Meclis Başkanlığı’na sunulduğunda, bu yasanın ne olduğu, hukuki niteliğinin ne olduğu aslında bu çerçevede saklı. Gerekçe şunu söylüyor: “Bu teklif, ceza adalet sistemi ve infaz hukukuna ilişkin sınırlı ve koşullu bir yasal düzenlemedir.” Dolayısıyla aslında hukuken bu yasadan ne anlamamız gerektiğine dair görüş, yasanın temel gerekçesinde saklıdır. Yasa, dayanışma ve toplumsal bütünleşme başlığıyla çıktı. Fakat içeriğine baktığımız zaman hâlâ yine Kürt’ün terörize edildiği, Kürt’ün kriminalize edildiği ve çözümün güvenlikçi bir bakış açısıyla hazırlanmaya çalışıldığına dair bazı kısmi vurgular var. Bu yasa kapsamında, hukuken her ne kadar barışın ve demokrasinin ilk adımı olarak tanımlansa da siyaseten anlamı bundan çok daha fazlasıdır.
 
Yüz yıllık Cumhuriyet tarihine de baktığımız zaman, kuruluşundan bugüne kadar hem hukuksal sisteminin hem siyasal sisteminin hem Cumhuriyet’in karakterinin Kürt sorunu ekseninde şekillendiğini ve Kürt’ü hukuk dışına bırakan bir siyasal ve hukuksal sistemin mevcut olduğunu görüyoruz. Yüz yıllık süreç içerisinde hazırlanan bütün hukuk metinlerinin bu Kürt karşıtlığı ya da anti-Kürt bir karakterde seyretmiş olduğunu görüyoruz. Bu yasanın sayısı 7595 sayılı yasa. Bu şu anlama geliyor: Bugüne kadar bu yasadan önce 7594 tane yasanın çıkmış olduğu, binlerce yönetmelik, tüzük, kararname ve anayasanın çıkmış olduğu anlamına geliyor. Bu kadar devasa bir hukuksal sistemi sadece 12 maddelik bir yasayla değiştirmek çok mümkün değil. Hukuken, siyaseten, mantıken de çok mümkün değil. Fakat hem hazırlanma biçimine hem maddelerin içeriğine baktığımız zaman, bu sorunun çözümünde ilk adım olması açısından kuşkusuz hem biz hukukçuların hem toplumun hem de diğer kesimlerin önem verdiği bir kanundur.
 
“Sayın Öcalan’ın bu temsilcileri, bu kişileri davet etmesinin bir an önce sağlanması, kendisinin fikirlerinin, barışa, demokrasiye, Kürt sorununa, Kürt-Türk ittifakına, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına dair görüşlerinin, çalışmalarının gazetecilerle, akademisyenlerle, kadın örgütleriyle, gençlik örgütleriyle birlikte kendisini ifade etmesinin koşulları en kısa sürede oluşturulmalıdır.”
 
*Abdullah Öcalan sürecin temel aktörlerinden biri olmasına rağmen İmralı’daki mevcut koşullara ilişkin tartışmalar sürüyor. Abdullah Öcalan’ın sürece etkin ve kesintisiz katılımının hukuki zemini nasıl oluşturulmalı? Görüşme, iletişim ve çalışma koşulları açısından hangi düzenlemelere ihtiyaç var?
 
Bu sürecin hem kurucusu hem yürütücüsü hem de mimarı Sayın Öcalan ve örgütü ve toplumu tarafından baş müzakereci ilan edildi. Kuşkusuz hem bu süreçte hem de geçmiş yıllara baktığımız zaman, devlet yetkililerinin fiilen ve bizzat muhatap aldığı biri. Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin, çatışma çözümü dünya örneklerine de baktığımız zaman, çatışma çözümü bağlamında böylesi bir sıfata sahip Sayın Öcalan’ın bu konumunun, bu pozisyonunun, statüsünün hukuken tanımlanması gerekiyor. Örgütsel, ideolojik, politik, toplumsal olan baş müzakereci sıfatının hukuken tanınması, kendisine iade edilmesi ve bu süreç kapsamında Sayın Öcalan’ın yapacağı çalışmaları bu statü çatısı altında yapmasına imkân tanınması gerekiyor.
 
Hukuk gözüyle de baktığımız zaman, Sayın Öcalan’ın 2014’ten itibaren AİHM tarafından verilen bir ihlal kararı var. Umut hakkının uygulanmasına dair bir karar var ve bugün itibarıyla hâlâ umut hakkı maalesef ki Türkiye mevzuatında yer almış değil. Bu sürecin de ruhuna uygun olarak Sayın Öcalan’ın umut hakkının tanınması, kendisinin fiziki özgürlüğünün sağlanması, barış ve demokrasi çalışmalarını yürütebilmesi için uygun koşulların, iletişim koşullarının yaratılması, oluşturulması en öncelikli görev olarak hem bizim önümüzde hem devlet yetkililerinin, hükümet yetkililerinin önünde duruyor. Biz bu kapsamda baktığımız zaman, aslında çerçeve yasanın 7’nci maddesi bu konuda bize olanak da sunuyor. Şöyle ki, “Takip ve Koordinasyon” başlıklı 7’nci maddede ifade edilen bir kurul var.
 
 
Cumhurbaşkanlığına bağlı bir kurul ve bu kurulun oluşturulması, kanunun Resmî Gazete’de yayımlanması şartına bağlanmıştı. Dolayısıyla diğer maddelerdeki gibi Millî Güvenlik Kurulu kararının, teyit ve tespit kararının Resmî Gazete’de yayımlanma koşulu yok bu kurul açısından. Nitekim bir iki gün önce de kanunun Resmî Gazete’de yayımlanması akabinde yetkililer tarafından bu kurulun oluşturulduğu ve 24 Ağustos’ta da ilk toplantısını alacağı ifade edildi.
 
Yine biz aynı maddenin, 7’nci maddenin diğer fıkralarına da baktığımız zaman, bu kurul tarafından alt komisyonların oluşturulabileceği hüküm altına alınmış ve şu ibare önemli: “Sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak” açısından da komisyonlarda görevlendirme yapılacağı hüküm altına alınmış. Dolayısıyla biz bu fıkranın ruhundan şunu anlayabiliyoruz hukukçular olarak: Bu maddede kuşkusuz “Sayın Öcalan örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak” ifadesiyle ifade edilenin Sayın Öcalan olduğu çok belli. Ve bilebildiğimiz kadarıyla da İmralı’da yapılan görüşmelerde bu konuda bir mutabakat sağlandığını ifade etmek isterim. Bu kurulun, bu alt komisyonun Sayın Öcalan’ın da içinde olacağı ve ismine Barış ve Siyasallaşma ya da Silahsızlanma ve Siyasallaşma gibi başlıkla oluşturulacak bu kurulun, hemen önümüzdeki hafta kurulun ilk toplantısıyla somutlaştırılması, kamuoyuyla paylaşılması bu süreci bir katalizör gibi hızlandıracaktır.
 
Kuşkusuz Sayın Öcalan’ın bizzat içinde yer aldığı bu kurulun, bu komisyonun, Barış ve Siyasallaşma Komisyonu’nun sürecin motor gücü olacağı, süreçte bir katalizör gibi hızlandırıcı bir etki yapacağı da kuşkusuzdur. 7’nci maddede hem kurulun, Cumhurbaşkanlığına bağlı şu sekiz kişilik kurulun, hem de bu kurul kapsamında oluşturulacak alt kurulun, yani Sayın Öcalan’ın içinde yer alacağı Barış ve Siyasallaşma Komisyonu’nun, bakanlık, kurum ve kuruluş temsilcilerini toplantılarına davet edebileceği hüküm altına alınmış. Sayın Öcalan’ın bu temsilcileri, bu kişileri davet etmesinin bir an önce sağlanması, kendisinin fikirlerinin, barışa, demokrasiye, Kürt sorununa, Kürt-Türk ittifakına, Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına dair görüşlerinin, çalışmalarının gazetecilerle, akademisyenlerle, kadın örgütleriyle, gençlik örgütleriyle birlikte kendisini ifade etmesinin koşulları en kısa sürede oluşturulmalıdır.
 
“Çerçeve yasadan sonra hem ana dile dair, yerel yönetimlere dair, 100 yıllık Cumhuriyet’in anti-Kürt, Kürt karşıtı açıklığı üzerinden geliştirilen olumsuz yanlarına, suçlara dair bir yüzleşmenin ve bunu tazmin etmenin boyutu bu yasada hâlâ yok.”
 
*Çerçeve yasanın ardından bir sonraki hukuki aşama ne olmalı? Kısa ve orta vadede hangi yasalarda değişiklik yapılması gerekiyor? Kürt sorununun demokratik çözümünün kalıcı bir hukuki zemine kavuşması için anayasal değişikliklere ihtiyaç var mı?
 
Çerçeve yasanın gerekçesinde, bu çerçeve yasanın ilk adım olduğu ve gerekli yasal değişikliklerin süreç kapsamında yapılabileceği, sürecin dinamik karakterli olduğu ifade ediliyor. Dolayısıyla çerçeve yasanın bizzat kendisi, her şeyin bu çerçeve yasayla olup bittiği anlamına getirilemez. Akabinde çeşitli hukuksal adımların atılabileceği hüküm altına alınmış, ifade edilmiş. Şunu da ifade etmek gerekiyor: Sayın Öcalan, bu çerçeve yasayı “demokrasinin kök hücresi” olarak ifade ettiği, ilk kapı, ilk adım, bir eşik olarak ifade ettiği bir süreç olarak değerlendiriyor. Kuşkusuz Cumhuriyet tarihi, Kürt’ün aleyhine, diğer kesimlerin, farklı etnik grupların, kadınların aleyhine çok ciddi bir yıkım getirdi, devasa bir enkaz bıraktı. Bunun tek bir kanunla çözülmesi mümkün değil. Sayın Öcalan’ın da ifade ettiği gibi, demokrasinin kök hücresi oluşturulduktan sonra bu hücreden çıkacak olan gövdenin oluşturulması gibi bir süreç var önümüzde.
 
Biz bu yasanın içeriğine de baktığımız zaman, açıkçası silahsızlandırma ve siyasallaşma dışında ayrıca bir nokta yok. Kürt sorunu, bu çerçeve yasada ifade edilenden çok daha büyük. Çözümü de bu çerçeve yasada ifade edilenden çok daha büyük olmak zorunda. Biz baktığımız zaman, bugün hâlâ uygulamada olan olumsuz bir sürü tutum var, uygulama var. Kayyımlar hâlâ devrede, ana dilin kullanımı ve güçlendirilmesi hâlâ mümkün değil. Kürt’ün kolektif bir varlık olarak kendini yasa ve anayasada tanımasının yolu hâlâ kapalı. Ve halkları değerlendirdiğimiz zaman, halklar kolektif varlıklardır ve bunların kolektif kimlikleri olur, kolektif hakları olur. Dolayısıyla kolektif bir varlığın bir iki yasal değişiklik ya da birkaç yargı paketiyle, infaz düzenlemesiyle çözüme kavuşturulması zaten mümkün değil.
 
Çerçeve yasadan sonra hem ana dile dair, yerel yönetimlere dair, 100 yıllık Cumhuriyet’in anti-Kürt, Kürt karşıtı açıklığı üzerinden geliştirilen olumsuz yanlarına, suçlara dair bir yüzleşmenin ve bunu tazmin etmenin boyutu bu yasada hâlâ yok. Dolayısıyla bu çerçeve yasadan sonra hem ifade ve örgütlenme özgürlüğüne dair hem ana dilin kullanımına dair hem yerel yönetimlerin güçlendirilmesine dair hem yüzleşmeye dair hem de toplumsal acıların onarılmasına dair çeşitli yasal adımların atılması gerekiyor. Kuşkusuz demokratik toplum, mutlak anlamda hukuksal düzenleme ile inşa edilecek bir tahayyül değil. Fakat yasal tanınmanın kendisi, demokratik toplumun geliştirilmesi, yani siyasi ve sosyal yaşamın geliştirilmesinin de zemini olacaktır. Hem Kürt’ün özgürlüğünün hem güvenliğinin yasal, anayasal ve sözleşmesel düzeyde koruma altına alınması, kuşkusuz bu sürecin başarılı olacağı anlamına geliyor.
 
Şunu da ifade etmek gerekiyor: Herhangi bir hukuksal değişiklik yapılmadan da adımlar atılabilir. Örneğin kayyumlar geri çektirilebilir. AYM kararları yerine getirilebilir. Bugün hâlâ İmralı Adası’nda 21 Mart’tan itibaren herhangi bir avukat görüşü yaptırılmıyor. Sayın Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesinin yolu açılabilir. Herhangi bir hukuksal değişiklik yapılmadan da devlet tarafından, hükümet tarafından, yetkililer tarafından adım atılması gerekiyor.
 
“Sadece söylem kurarak da değil, bu söylemin politikaya dönüşmesi gibi de bir sorumluluk var.”
 
*İktidar süreci ağırlıklı olarak “Terörsüz Türkiye” söylemiyle tanımlıyor. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz? Kürt sorununun demokratik çözümü açısından kullanılan siyasi dil ve medyanın kullandığı dil sürecin toplumsallaşmasını nasıl etkiliyor?
 
Bu çerçeve yasanın başlığı dayanışma ve toplumsallaşma. Fakat içerikte yer yer güvenlikçi bakış açısının yansıdığını, devletin güvenlik bürokrasisine çeşitli boşluklar bırakıldığını ve uygulama sorunlarının olduğunu söylemek mümkün. Hâlâ güvenlikçi bir bakış açısıyla hazırlanan bir çerçeve yasa yürürlükte. Fakat başlıkta da “dayanışma ve toplumsallaşma” gibi oldukça yapıcı ve anlamlı bir niteleme var. Biz, bu sürecin toplumsallaşması açısından yasanın başlığına denk bir dilin kullanımının önemli olacağı kanaatindeyiz. Bununla birlikte bu yasa, yani dayanışma ve toplumsallaşma yasası, çok yüksek bir oyla Meclis’ten geçti. Bu şu anlama geliyor: Bu teklife evet diyen, imza atan bütün milletvekilleri, siyasi partiler, parti grupları, iktidar veya muhalefet fark etmeksizin, toplumsallaşma ve dayanışma açısından bir taahhütte de bulunmuş oluyorlar. Bu yasaya imza veren herkesin, sürecin toplumsallaşması açısından üstlendiği bu sorumluluğu sahada, sokakta, parlamentoda, kürsülerde yansıtmaları gerekiyor ve toplumun bu yönlü bir beklentisi de var.
 
Bununla birlikte yine çerçevenin gerekçesinde, toplumsal barışın devletin asli görevi olduğu ifade edilmiş. Dolayısıyla aslında çerçeve yasa şunu da teslim ediyor: Barış ancak toplumsallaşabilirse barış olur. Çünkü sadece barış kavramını kullanmamış, toplumsal barış kavramını kullanmış. O hâlde bunun devletin asli görevi olduğunu da ifade etmiş. Biz hem devlet yetkililerinin hem iktidar yetkililerinin hem muhalefet partilerinin hem kadın örgütlerinin hem gençlik örgütlerinin hem de sivil toplumun yapıcı, sürecin ruhuna uygun, barışı ve demokrasiyi örecek bir dil kullanmaları gerektiğini açıkçası ifade ediyoruz. Sadece söylem kurarak da değil, bu söylemin politikaya dönüşmesi gibi de bir sorumluluk var.