Erkeklerin 'annesi' olmak zorunda mıyız?

  • 09:04 17 Nisan 2022
  • Medya Kritik
Zuhal Atlan
 
HABER MERKEZİ - Netflix’te Nejat İşler ve Funda Eryiğit’in başrolünü paylaştığı bir film yayımlandı. Adı 9,75. Film ile ilgili sosyal medyada kimi eleştirilere rastlayınca merak edip izlemek istedim. Baştan da şunu belirtmek isterim; ne film eleştirmeni ne yapımcı ne de senaristim. Naçizane toplumsal olaylara farkındalığı olan bir izleyici ya da gazeteci olarak düşüncelerimi paylaşmak sadece amacım.  
 
Film Kürt sorunu ve Gezi direnişi ile harmanlanmış bir nitelik taşıyor. Filme en çok gelen eleştirilerden biri Kürt sorununu sistemsel bir eleştiri olarak ele almayıp sadece aile meselelerine indirgeyen bir tarzda yapılması şeklinde. Ancak ben o boyutuna değinmeyeceğim. Daha çok sözde “farkındalık yaratma” iddiasıyla çekilmiş ama yine kadını “anne, şefkat” rolüne hapsetmiş tarzına vurgu yapacağım.
 
Filmde, geçmişte asker olan ve Kürt bir çocuğu katleden ancak bunun pişmanlığını yaşayan bir erkek karakter var. Bu kişi, geçmişte ailesinden şiddet gören, anne-babasını hiçbir zaman tanımayan “sevgisizlikle” büyüyen ve sevgisizliği nedeniyle şiddette meyilli biri. Geçmişte şiddete maruz kalan ya da sevgi ile büyümeyen çocukların ileriki yaşamlarının nasıl olacağı analizi de bu yazının konusu değil, sosyal psikologların işi. Ancak, şiddete meyillerinin meşrulaştırılmasını medya-yargı-iktidar ilişkisinden bağımsız ele almak mümkün değil. Üç’lü erkek ittifaka su taşıyan erkek egemen sistem, kadınlara tecavüz eden erkeklerin psikolojisini “şiddete meyil” durumunu da buna bağlar gibi. Yaşama 1-0 yenik göz açan kız çocuklarının gördüğü tonlarca şiddetin nedenini açıklamazken! Kaldı ki kadınlar, boşanmak istediği için bir erkeği öldürmüyor, gecenin bir saatinde tek başına olduğu için diye bir erkeği taciz etmiyor… 
 
Konumuzdan sapmadan dönelim tekrar filme. Bahsettiğim geçmişte asker olan karakterin yaşı artık 50. Askerlik yaptığı süreçte Kürt çocuğunu katletmesinin pişmanlığını yaşıyor ve bunu sürekli alkol alarak unutmaya çalışıyor ya da toplumun “ötekileriyle” arkadaş olarak. Yine Gezi direnişinin olduğu günlerde Gezi’ye katılan bir kadın onun evine sığınıyor. Ve bu kadın onun hikayesini dinliyor, etkileniyor, şefkat gösteriyor. Kadının şefkatinden etkilenen erkek karakter kadına aşık oluyor. Onun sevgisine, şefkatine aşık oluyor demek daha doğru olur. 
 
Demem o ki Gezi’ye katılan bir kadının direnişine odaklanmak yerine yine “anne, şefkat” rolüne odaklanmak erkek bakışı. Kadın, asker olan erkeği seviyor, şefkat gösteriyor ve Gezi’yi bile unutuyor. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim; mücadelenin içinde bir parça yer almış, farkındalığı olan kadınlar vazgeçmez. Ama gel gör ki filmdeki kadın karakter eylemlere gitmeyip tüm hayatını erkeği nasılmutlu edeceğine adıyor. Erkek şimdiye kadar aradığı sevgiyi o kadında buluyor. Sevgiyi kadında bulabilir elbette. Mesele, erkeğin kadına aşık olma şekli. Aşık olma şeklini de kadına sonsuz bağlanma şeklinde gösterilmesi- buradaki bağlanma kadına değil, erkeğin yalnız kalma halinden korkmasıdır-. Pişmanlık duygusunu bile tek başına yaşayamayan erkek karakter, yaptıklarıyla yüzleşmek yerine, kadına sığınma yolunu seçiyor. Zaten bu kadar sevgiyi çok görmüş olacak ki kendisinin yetemeyeceğini anlayarak çözüm olarak intiharı tercih ediyor. 
 
Tamam da filmlerde neden bir erkek karakter kadının direnişine, mücadelesine, yaşama bakış açısına, yani KADIN’ın kendisine aşık olmaması yer almaz. Aksine, odak nokta erkeklerin onlara “annelik” yapacak kadınlar olur. Biz kadınlar, erkeklerin annesi olmak zorunda mıyız?
 
Filmlerde, dizilerde kadınların “sevgi dolu, şefkatli” gösterilmesi tam da erkek egemen sistemin istediği bir şey. “Makul kadın” olmak tam da bunu gerektirir çünkü. 
 
Hele ki kadınları eve hapseden, kadınlara çocuk doğurma telkinleri veren iktidar zihniyetinin olduğu bir Türkiye’de, toplumsal cinsiyet rollerini alt üst eden film ya da dizilere daha çok ihtiyaç varken, kadına “annelik, eşlik, şefkat” rolleri atfedilmesi kabul edilemez. Görsel medyanın zihniyetleri değiştirici, dönüştürücü rolünün olduğu gerçekliği ortadayken kadın perspektifiyle film yapan kadın senarist, kadın yapımcıların, kadın yönetmenlerin teşvik edilmesi elzemdir.