İzmir’de ‘Barışı konuşuyoruz’ paneli
- 16:12 25 Nisan 2026
- Güncel
İZMİR - SDH tarafından gerçekleştirilen “Barışı konuşuyoruz” başlıklı panelde, Türkiye sosyalist hareketinin, Kürt halkı ve işçi sınıfının barışı sağlamak adına yan yana durup mücadele etmesini sağlama sorumluluğu olduğu belirtildi.
İzmir’de Sosyalist Demokrasi Hareketi (SDH), “Barışı konuşuyoruz” başlığıyla panel gerçekleştirdi. Selahattin Akçiçek Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen panele konuşmacı olarak Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İzmir Milletvekili Burcugül Çubuk, İmralı Heyeti Üyesi Faik Özgür Erol ve SDH’den Musa Piroğlu katıldı. Panele çok sayıda siyasi parti, demokratik kitle örgütü ve yurttaş katıldı.
‘İşçi sınıfı ve Kürdistan arasında çok güçlü bir bağ var’
Panelde ilk olarak Burcugül Çubuk söz aldı. Barıştan ne anlaşıldığının önemli bir konu olduğunu ifade eden Burcugül Çubuk, “Burada barışı konuştuğumuzda, proletaryanın geleceğinden ve devriminden bahsettiğimiz Türkiye'de, Kürdistan'ı konuşmak zorunda kalıyoruz. Kürdistan'ı konuşunca da illa barışı konuşmak zorunda kalıyoruz ve orada da bir tutum almak, bir tutum geliştirmek zorunda kalıyoruz. Çünkü Türkiye işçi sınıfı ile Kürdistan'ın arasında sanıldığının aksine çok güçlü bir bağ var. Aynı devlet tarafından, aynı kapitalist tarafından sömürülen fakat farklı biçimlerde sömürülen; bir tarafta işgal edilmiş bir coğrafya bir tarafta da bugünkü şartlarda neredeyse kemikleştirilmiş bir sınıftan bahsediyoruz. Ankara'da maden işçilerinin haklarını almak için açlık grevinde oldukları bir pozisyon var. İzmir'de kadın işçilerin de bulunduğu grevler devam ediyor. Keza Kürdistan’da mücadele edenlerin sürekli saldırı altında olduğu bir durum var. Mesele, bizim Türkiye sosyalist hareketi olarak sorumluluklarımız nelerdir? Neler yapmalıyız meselesi” dedi.
‘Barışı konuşmak ve devrimi konuşmak arasında mesafe yok’
Türkiye sosyalist hareketinin, Kürt halkı ve Türkiye işçi sınıfının yan yana durarak mücadele etmesini sağlama sorumluluğu olduğunu dile getiren Burcugül Çubuk, “Bunun araçlarına sahibiz. Yani biz araçları üretemiyoruz ve sürekli sıkışıyoruz. En ufak sorunla ilgili hamle yaptığımızda biz de derhal sonuçla karşı karşıya kalıyoruz. İşçilerin daha güvensiz çalıştığı alanlara girmeye çalıştığımızda buralar Türk ve Kürt işçilerinin birlikte çalıştığı alanlar oluyor ya da Roman işçilerinin, göçmen işçilerin. Biz orada dayanışmayı görüyoruz. Baktığımızda biz bir şeyle de karşı karşıya kalıyoruz. Çözemediğimiz bir sorun tekrar karşımıza sorun olarak geldiği bir realite var. Yani aslında Türkiye sosyalist hareketi açısından barışı konuşmak ile devrimi konuşmak arasında çok uzak bir mesafe yok” şeklinde konuştu.
‘Bu süreci ivmesini oluşturan Sayın Öcalan'dı’
Daha sonra Faik Özgür Erol söz aldı. Sürecin gelişimindeki belirleyici faktörün Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan olduğunu belirten Faik Özgür Erol, “Tecrit dönemi boyunca Kürtler ve Kürtleri temsil eden siyasi partiler, tecrit karşıtı mücadele ettiğinde sıklıkla şu eleştiriye maruz kalmışlardı. ‘Neden sürekli tecrit gündemini öne çıkarıyorsunuz? Neden sürekli tecrit politikasını öne çıkarıyorsunuz?’ Sayın Öcalan üzerindeki tecrit Kürt sorununun barışçıl çözümü üzerindeki tecrittir. Bu tecridi kaldırmadan Kürt sorununun barışçıl ya da diyalog ortamında tartışılma zeminini ortaya çıkaramayız. Devletin siyasetini bunun üzerine kurduğunun da farkındaydık. Gerçekten de bu tecrit yılları içerisinde farklı bir seçenek, farklı bir ihtimal, Kürt sorununun çözülememesi, herhangi bir girişim gerçekleşmemesi, 16 ay önce başlayan görüşmelerle eksiğiyle, fazlasıyla bizi bir tartışma ortamının içine çekti. Bu süreç Sayın Öcalan'ın tek taraflı inisiyatifi ve iradesiyle gerçekleşmiş bir süreçti. Temel olarak bu süreci zorlayan, bu süreci ivmesini oluşturan Sayın Öcalan'dı” diye ifade etti.
‘Abdullah Öcalan 50 yıllık sürecin çözümlemesini yaptı’
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 50 yıllık bir sürecin değerlendirmesini ve çözümlemesini yaptığını kaydederek, Abdullah Öcalan’ın siyaset yoluyla mücadeleye devam edilebileceğini söylediğini ifade etti. Faik Özgür Erol, “Buna karşılık demokratik siyaset ve hukuk zemininde, sürecin başlangıç noktası olan 27 Şubat 2025'te yapılan açıklamanın ana vuruşu budur. Bu görünür durum, sadece mevcudu ifade etmeye ya da çözüm üretmeye yetmez. Burada sürecin geliştirilmesinin ilkesel düğümü, ilkesel meselesi şu; biz bu coğrafyada Kürt’ünü, Türk’ünü, Alevi’sini, kadını mevcut bütün ideolojik kimliklerini, etnik kimliklerini, inanç kimliklerini nasıl bir arada yaşayabilir kılacağız? Sürecin ilkesel sorusu bundan ibarettir. Ne sadece şunu ne sadece bunu kurtarmaktan ibarettir” diye konuştu.
‘Barış da Kürt'ün meselesi olarak okunmaya çalışılıyor’
Son olarak söz alan Musa Piroğlu, barış meselesinin hafızayla alakalı olduğunu söyleyerek, “Barış, savaşın olduğu yerde konuşulan bir şey. Bir yandan çevremiz bir savaş çemberine alınmış durumda. Neredeyse sokaktaki herkes bir savaşı konuşuyor. İran Savaşını konuşuyor. Filistin'i konuşuyor. Biz Rojava'yı yaşadık ama esas olarak hafızayı alacaksak 84'ten bu yana ağır bir savaşın içinden geçtik. Sokaklarda meydanların ateşe verildiği, mitinglerde insanların katledildiği dönemleri yaşayarak geldik. Hala insanların mezarlarının bulunmadığı, kayıpların hala arandığı ve ortaya çıkmadığı bir süreçten geçtik. Savaş bir yıkım mekanizmasıdır, savaş ekonomik bir yıkımdır. Savaşa trilyonlar harcadı bu ülke. Bu savaşın faturasını sadece Kürtler ödemedi. Bu iktidarla bir yandan çözüm süreçleri yaşadık. Şimdi bunun içinde bir barış arıyoruz. Ama şöyle bir sıkıntımız var. Barış da Kürt'ün meselesi olarak okunmaya çalışılıyor” ifadelerine yer verdi.
Panel, konuşmaların ardından soru-cevap şeklinde devam etti.







