Demokratik Dönüşüm Konferansı: Süreci seyretme zamanı değil

  • 11:40 12 Eylül 2026
  • Güncel
İZMİR - İzmir’de düzenlenen “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin ve Toplumun Demokratik Dönüşümü” konferansında, 12 Eylül’den günümüze uzanan otoriter politikalar tartışıldı; barışın toplumsallaşması için yerelden örgütlenen demokratik mücadelenin önemine dikkat çekildi.
 
Sosyoloji Dükkanı Derneği, İzmir Barış Forumu, Gençlik Örgütleri Forumu (GOFOR) ile 27 çağrıcının örgütlediği “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin ve Toplumun Demokratik Dönüşümü” konferansı, İzmir Barosu’nda gerçekleştirildi. Sosyolog Ferhat Kentel ve Türkan Aslan Ağaç’ın açılış konuşmalarıyla başlayan konferans, 4 oturumdan oluşuyor.
 
Konferans, “1. Yüzyıldan 2. Yüzyıla Cumhuriyet’in Otoriter Sürekliliği ve 12 Eylül” başlıklı oturumla devam etti. Oturumun moderatörlüğünü yapan Akın Birdal, “Silahların susmasının yanı sıra demokratikleşme olmadan olmaz. İnsanların kendi varlığıyla ‘Ben varım’ diyebilmesidir. Birinci yüzyılla yüzleşmeden ikinci yüzyılın yüzleşmesi zordu. Bu amaçla İstanbul’da bir konferans düzenledik. Sonra bunları tüm Türkiye’ye yayalım istedik. Toplumun da demokratikleşmesi bizim beklentilerimize karşılık verebilecektir. Türkiye’nin 103 yıllık sabıkalı bir tarihi var. Siyasi suikastlar, katliamlar yaşandı; İttihatçılığın tekçi anlayışı dışında kalan herkes ötekileştirildi. Bugün 12 Eylül askerî darbesinin 46’ncı yılı. 46 yıldır insan hakları, adalet ve özgürlük askıya alınmış. Bu toplantının darbeler ve otoriterlikle yüzleşmeye katkısı olacağını düşünüyoruz” dedi.
 
Çoklu krizler dönemi
 
Ardından konuşan Profesör Aslıhan Aykaç, Türkiye ve Şili gibi örnekler üzerinden 12 Eylül döneminin, darbe hareketlerinin uluslararası meşruluğunun olduğu bir dönem olduğunu vurguladı. 12 Eylül darbesinin Türkiye’nin demokratikleşememesinin arkasındaki basamaklardan biri olduğunu kaydeden Aslıhan Aykaç, “Son olarak 19 Mart sürecinde de aynı süreç yaşandı. Aslında popülist siyasetin yükselişi, otoriterleşme ve tek adam rejimleri Türkiye’ye has değil; zamanın ruhuna yansımış bir bozulmadır. Bu, çoklu krizler olarak tanımlanıyor. Bunlardan birisi kapitalizmin krizi. Diğeri ulus devletin krizi. Bu dönemde ulus devletler giderek daraldı. Demokrasinin krizi de yaşanıyor. Demokrasi seçimlere katılmaktan mı ibaret? Son olarak da çevresel bir kriz var. Tüm bu krizler bir araya geldiği zaman bir belirsizlik ortaya çıkıyor. Bizi biz kurtaracağız. Dünya sisteminde belirleyici olanlardan birisi demokrasinin çöküşü. Dünyada aşırı sağın yükselişi söz konusu. Almanya, İtalya, İngiltere ve Hollanda gibi ülkelerde bunu görüyoruz” diye belirtti.
 
“Peki, neden 19 Mart oldu?” diye soran Aslıhan Aykaç, “2024 yerel seçimlerine kadar AKP hep birinci parti çıkmıştı, ilk kez bu seçimlerde geriye düştü. Seçim öncesinde iktidar, kendi konumunu muhafaza edecek araçlara sahipti. Seçim sırasında birtakım müdahaleler yapıldı. Bugüne kadar yapılanlar yetmeyince seçim sonrasında da müdahaleler başladı. Buradan nereye gideriz? Seçimsiz bir yere doğru mu gidiyoruz? Siyasi açıdan çok fazla örgütlü bir toplum değiliz. Bundan kaynaklı, iktidar üzerinde bir baskı oluşturabilecek bir talep şekillenmiyor. Demek ki örgütlenmek gerekiyor. Yerelde örgütlenmek gerekiyor. Demokrasi sadece siyaset alanında işleyen bir şey değildir. Ekonomik alanda nasıl bir demokratikleşmeden bahsedebiliriz? Macaristan’da yapılan en önemli şey, ülke merkezinde kalmayıp kırlarda yüz yüze insanları örgütlemiş olmaları. Bunu bir kere daha hatırlamamız gerekiyor. Siyasi partiler ve seçimle sınırlı bir demokrasi anlayışı yerine, her yerde örgütlenmiş bir demokrasi pratiğini hayata geçirmek gerekiyor” diye konuştu.
 
Neoliberalizmin 3 yıkımı
 
Profesör Funda Barbaros da şunları söyledi: “Neoliberal politikalar, devletin serbest piyasalara müdahale etmemesini öngörüyor ve devletin elindeki bütün imkânları belirli bir ideolojiye sıkıştırarak yönlendiriyor. Türkiye’deki ekonomik büyümeye sektörel bazda baktığımızda inşaat sektörünü görüyoruz. Yine konut arzının düştüğü hâlde konut fiyatlarının yükseldiğini görüyoruz. Müdahaleyle şişirilmiş fiyatlar söz konusu. 1980-2025 arasında iş gücü ödemelerinin millî gelirdeki payında, 2000’den itibaren ciddi bir düşüş yaşanıyor. Bu büyüme hepimiz için değilse burada bir gelir eşitsizliği var. En yüksek ve en düşük gelire sahip yüzde 10’arlık kesimleri karşılaştırdığımızda arada büyük bir uçurum olduğunu görüyoruz. 2024’te en zengin yüzde 1’in toplam gelirdeki payının yüzde 21,69 olduğunu görüyoruz. En fakir yüzde 50’nin, yani 40 milyon insanın payı ise yüzde 13. Kadınların emek gelirindeki payı, 2024 verisine göre yüzde 31. Bu, kadınların daha dezavantajlı olduğunu gösteriyor. Bir diğer mesele ise iklimsel adaletsizlik. Türkiye’deki en zengin yüzde 10’un karbon ayak izi de çok yüksek. Türkiye’nin iklim politikalarında yüzde 10’un politikalarını değiştirebilirsek iklim meselesini çözme şansımız olur. Neoliberal politikalar insanlara huzur getirmediği gibi doğaya da huzur getirmedi. Neoliberal iktisat politikaları hem ekonomik hem toplumsal cinsiyet açısından hem de ekolojik açıdan yıkım getirmiş. Demokratikleşme bu 3 unsurdan bağımsız düşünülemez.”
 
‘Barıştan kıymetli ne olabilir?’
 
Barış Vakfı Başkanı Hakan Tahmaz da “22 aydır bizim beklentilerimiz doğrultusunda toplum da siyaset de gelişmiyor. 2023 yılında yaptığımız bir araştırmada, Türkiye’de Kürt meselesine yaklaşımı belirleyen esas unsurun siyasi partilerin tutumu olduğunu tespit ettik. Barış denildiğinde ‘barış’, savaş denildiğinde ‘savaş’ diyen bir toplum var. Türkiye’nin toplumsal muhalefetinde bir geri çekilme var. Bu koşullarda özgün bir yol aranıyor. Dünyada hiçbir çatışma çözümünde silahları bırakarak bir çözüm süreci işlemedi. Burada sivil toplumun ne yapacağı noktasına odaklanmalıyız. Türkiye’nin barış isteyenleri, olup bitenin kıymetinin farkında değil. 50 yıldır ‘Silahlar sussun’ çağrısı yapan insanlarız. Ne oldu da bu fikre soğuk bakmaya başladık? 22 aydır asker de gerilla da ölmüyor. Yaşam en kutsal değerse bundan kıymetli başka ne olabilir? Kaygılarımız, endişelerimiz var. Ama barışı korumalıyız, kıymetini bilmeliyiz. Bu sürecin gelişmesi açısından önerilerimiz olabilir, taşınan riskleri analiz etmemiz gerekir. Kürt sorununun kök nedenlerinin çözümü, cumhuriyetin demokratikleşmesi için yaratılan fırsatı nasıl değerlendireceğiz? Yeni bir cumhuriyet kuracaksak ilk cumhuriyetin kuruluş felsefesinin tersinden bakarak yapmak zorundayız. İşimiz zor, süreci seyretme zamanı değil. Siyasetin ihtiyacına göre değil, yurttaş olma bilinciyle süreci geliştirebilirsek etki gücüne sahip oluruz” diye konuştu.
 
Vesayetin değişen şekilleri
 
1923-1960 dönemini Kemalist vesayet olarak tanımlayan Akademisyen Levent Köker ise “Birinci vesayet 12 Mart’a kadar devam ediyor. 1961 Anayasası’nın önemli özgürlükler getiren bir yanı var. Fakat onun da temel sakıncası, ‘Türk milliyetçiliğinden hız ve ilham aldığını’ söylüyor olması. Türk milliyetçiliği, cumhuriyetin temel normu gibi görünüyor. 12 Mart faşizmi altında yapılan törpülemeleri dikkate aldığımızda, Türk milliyetçiliğinin muhafaza edilmesini formüle ediyor. 12 Eylül bunu Atatürk milliyetçiliği olarak formüle etti. 12 Eylülcüler vesayeti cumhuriyet muhafızlığına dönüştürdüler. Türkiye’de cumhuriyetin sahibi olduğunu düşünen askerî ve sivil bir kesim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerinin değişmesine karşı oldu” diye belirtti.
 
Farklı etnik ve inanç gruplarının inkârının yaşandığını kaydeden Levent Köker, “12 Eylül Anayasası’yla sınıfsal çatışma üzerinde devlete sınıflar üstü bir hakem konumu verildi. 2000’li yıllarla birlikte bu tarz bir rejim de yeterli olmadı. 2014’ten itibaren başkanlık rejimine evrildi. Bugünkü rejim, 12 Eylül ile modifiye edilen Kemalist rejimin son hâlidir. Daha baskıcı bir rejim kurulacağını görmek için kâhin olmaya gerek yok. Fakat içinde bulunduğumuz sürecin bunu engelleyeceğini de görmek gerekiyor” ifadelerini kullandı.
 
Konferans; “Demokratik Dönüşümde Yerelin Gücü: Kentler, Hafıza ve Yeni Toplumsallıklar”, “İkinci Yüzyılın Özneleri: Gençlik, Demokrasi ve Yeni Yaşam Arayışları” ve “Forum: Cumhuriyetin ve Toplumun Demokratikleşmesi: Farklı Sesler, Ortak Gelecekler” konulu son 3 oturumla devam ediyor.