Savaşın gölgesinde halklar ve barış üzerine düşünceler

  • 09:03 28 Mart 2026
  • Kadının Kaleminden
“Halkların ihtiyacı kin ve düşmanlık değildir; halkların ihtiyacı adalet, gerçeklik ve objektif bir bakıştır.”
 
Seher Yıldırım
 
Ben bir Kürt kadını olarak düşüncelerimi ve hislerimi halkların lehine paylaşmada kendimi sorumlu hissediyorum. Çünkü yaşadığımız tarihsel süreçler yalnızca kitaplarda yazan teoriler değildir; aynı zamanda bizim hayatlarımızda somut karşılığı olan gerçekliklerdir.
 
İnsanlık tarihi boyunca toplumlar farklı sistemler doğurdu. İlkel komünal yaşamın bağrında feodalizm gelişti. Feodal düzenin ardından köleci ve kapitalist sistemler ortaya çıktı. Kapitalizm ise emperyalist düzenleri doğurdu. Tarihsel dönüşümlerin her biri yeni bir düzen ortaya çıkarırken, bu süreçler çoğu zaman halklar açısından sancılı oldu. Bu sancının en ağır bedelini ise yine toplumlar ödedi.
 
Ben bu sancılı süreçlerin tanığı olan bir coğrafyada yaşıyorum. Savaşların toplumu nasıl yozlaştırdığını, insanın ruhunu ve ilişkilerini nasıl tahrip ettiğini gördüm. Savaş yalnızca cephelerde yaşanmaz; toplumun ahlakını, geleceğe olan inancını ve insanlar arasındaki güveni de yaralar.
 
İnsanlık tarihi aynı zamanda inançların ve anlam arayışının tarihidir. Milattan ve tek tanrılı dinlerden önce insanlar doğa olaylarından korkar, anlam veremedikleri güçleri kutsallaştırırlardı. Güneş, ateş ya da çeşitli putlar tanrılaştırılırdı. Doğa karşısındaki korku ve bilinmezlik, insanları bazen büyük hatalara da sürükledi. Kuraklık ve felaket zamanlarında “Tanrı bize kızdı” diyerek kurbanlar verildiği dönemler yaşandı. İnsanlık zamanla bu karanlık dönemleri geride bırakarak inançlarını daha farklı biçimlerde anlamlandırdı.
 
Mezopotamya’nın en eski anlatılarından biri olan Gılgamış Destanı da insanın bu arayışını anlatır. Gılgamış ölümsüzlük otunu arar fakat bulamaz. Bu anlatı bize insanın en eski çağlardan beri yaşamın anlamını, ölümü ve ölümsüzlüğü sorguladığını gösterir.
 
Zamanla insanlık tek tanrılı inançlara yöneldi. Farklı toplumlar Tanrı’yı kendi dilleriyle ve kültürleriyle adlandırdı. Kimisi Allah dedi, kimisi Xwedê dedi. İsimler değişse de insanın içindeki inanç ve adalet arayışı aynı kaldı. Çünkü din yalnızca kurumlarda değil, insanın vicdanında ve iç dünyasında da vardır.
 
Bugün dünyayı cennete de cehenneme de çeviren aslında insanın kendisidir. İnsanlar birbirine zulmettiğinde, savaşlar çıkarıp halkları kurban ettiğinde dünya bir cehenneme dönüşür. Ama adalet, merhamet ve eşitlik egemen olduğunda dünya insanlar için bir cennet olabilir.
 
Bir Kürt kadını olarak şunu özellikle söylemek isterim: Kürt halkı tarih boyunca başka halkların toprağına, diline, kültürüne ya da kimliğine göz diken bir halk olmamıştır. Kürtler çoğu zaman devletsiz bırakılmış bir halk olarak varlığını sürdürmüş, buna rağmen başka halkların varlığına düşmanlık üzerinden bir kimlik kurmamıştır.
 
Ancak modern devletlerin çıkar ilişkileri içinde kurduğu siyasal düzen, bu coğrafyada yaşayan halklara uzun yıllar baskı ve mobbing uyguladı. Uygarlık ve medeniyet adına kurulan sistemler çoğu zaman bu toprakların kadim kültürlerini bastırarak kendi düzenlerini kurmaya çalıştı. Bu baskının en ağırını ise çoğu zaman Kürt halkı yaşadı.
 
Bugün “Kürdistan” olarak anılan ve kelime anlamı dağlar ülkesi olan bu coğrafya, insanlığın en eski yaşam alanlarından biridir. İnsanlığın beşiği sayılan bu topraklarda yaşayan halkların ortak değerleri, devletlerin baskı ve sömürü politikalarıyla zaman zaman zayıflatıldı. Politik mekanizmalar iki halkın ortak yaşam kültürünü tahrip etti.
 
Türk ve Kürt halkları bu politikaların bedelini ağır ödedi. Savaşların içinde en değerli, en zeki, en umut dolu genç hayatlar kaybedildi. Özellikle Kürt toplumunun çok sayıda aydınını, gencini ve umut taşıyan insanını kaybetmesi büyük bir acı bıraktı. Oysa onlar yaşamalıydı. En azından uğruna bedel ödedikleri değerleri, iki halkın lehine büyütme fırsatı bulmalıydılar.
 
Bugün bize düşen görev, onların bıraktığı mirası aydınlatmak ve halkların lehine yaşatmaktır. Çünkü halkların ihtiyacı kin ve düşmanlık değildir. Halkların ihtiyacı adalet, gerçeklik ve objektif bir bakıştır. Halkların sübjektif öfkelere değil, ortak akla ve ortak geleceğe ihtiyacı vardır.
 
İnsanlar biraz da doğdukları topraklara benzerler. Her kültürün, her toplumun kendine özgü değer yargıları vardır. Tarih boyunca kültürler birbirinden etkilenmiş, birbirinden öğrenmiş ve böylece insanlık zenginleşmiştir. Kültürel çeşitlilik insanlığın zayıflığı değil, en büyük zenginliğidir.
 
Ne yazık ki dünya siyasetinde güçlü devletler çoğu zaman Orta Doğu’yu kendi çıkarları doğrultusunda dizayn etmeye çalışıyor. Bu politikalar bölge halklarını birbirine karşı savaşa sürüklüyor. Sonuç ise hep aynı oluyor: acı, kayıp ve yıkım. Bu acının bedelini çoğu zaman kadınlar, çocuklar ve yoksul halklar ödüyor.
 
Türk ve Kürt halkları da tarih boyunca çok büyük acılar yaşadı. Artık bu acıların sona ermesi gerekiyor. Enerjimizi, bilgimizi ve imkanlarımızı çatışmaya değil; adil paylaşım, eşitlik ve onurlu barışa yöneltmeliyiz. Halklar olarak birbirimize karşı değil, bizi çatıştıran politikalara karşı bilinçli olmalıyız.
 
Çünkü uzun süren savaşlar toplumları yozlaştırır. Şiddetin olduğu yerde hukuksuzluk, çeteleşme ve toplumsal çürüme büyür. Devletlerin ve iktidarların görevi ise toplumu daha adil bir düzene taşımaktır. Sosyal adalet sağlanmadığında zengin daha zengin olur, yoksul daha yoksul hale gelir.
 
Birçok inançta ortak bir düşünce vardır: zulmü yapan kadar, zulme sessiz kalan da sorumludur. Tanrı’nın affetmeyeceği en büyük şeylerden biri kulun kul üzerindeki hakkıdır. Bu düşünce bize insanın ne kadar değerli olduğunu hatırlatır.
 
Artık insanların kurban edildiği çağları geride bırakmalıyız. Hiçbir insan başka bir insanın çıkarı için feda edilmemelidir. Halklar lehine mücadele edenlerin vicdanı huzur içindedir. Halkların aleyhine savaş çıkaranlar ise insanlığın vicdanında ağır bir sorumluluk taşır.
 
Bir halk deyişindeki gibi: Aklın yolu birdir.
 
İnsan olarak hepimiz huzurlu, onurlu ve güvenli bir yaşamı hak ediyoruz.
 
Temennimiz, kimsenin kimseye kurban edilmediği; halkların kendi diliyle, kültürüyle ve kimliğiyle özgürce yaşayabildiği bir dünyadır. Barışın, adaletin ve eşitliğin egemen olduğu bir dünya yalnızca bir hayal değil, insanlığın ortak sorumluluğudur.