Kadınlar barış ve adalet için ortak mücadeleyi tartıştı

  • 18:19 1 Kasım 2026
  • Güncel
ANKARA – “Kadınlar Yan Yana Geleceği Konuşuyor” konferansının ikinci günü son oturumlarında kadınlar, doğanın ve yaşamın özgürleştirilmesi ile barış ve adalet mücadelesini ele aldı. Farklı mücadele deneyimlerinden kadınlar, kalıcı barışın ancak ortak mücadele, dayanışma ve birlikte yaşam iradesiyle inşa edilebileceğine dikkat çekti
 
Kalıcı barışın inşası ve kadınların ortak mücadelesini büyütmek amacıyla Ankara'da düzenlenen “Kadınlar Yan Yana Geleceği Konuşuyor” konferansının ikinci gününde forumlar gerçekleştirildi. TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası'nda yapılan konferansta, Melda Onur ve Rümeysa Çamdereli'nin kolaylaştırıcılığında “Doğanın ve yaşamın özgürleştirilmesi mücadelesini konuşuyoruz” başlıklı forum düzenlendi.
 
Forumun açılışında konuşan Melda Onur, Gezi Direnişi'nde yaşam alanlarının korunması mücadelesinde yaşanan baskı ve kayıplara dikkat çekerek Metin Lokumcu, Ali Ulvi Büyüknohutçu, Aylin Büyüknohutçu, Hakan Tosun ve ekoloji mücadelesinde yaşamını yitirenleri andı.
 
‘Doğa bir insanın ekonomik çıkarına teslim edilemez’
 
Forumda söz alan Şennur Koçan, Gimgim'de (Varto) yapılması planlanan jeotermal enerji santrali (JES) projesine karşı yürütülen mücadeleyi anlatarak, “Muş Varto'da JES projesi planlanıyor ama biz istemiyoruz. Doğa bir insanın ekonomik çıkarına teslim edilemez, toprak bizim geleceğimizdir. Bu bizim yaşamı savunma sorumluluğumuzdur” dedi.
 
‘Seslerimizi birleştirmemiz gerekiyor’
 
Nigar Duru, Antalya'da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi'ne ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Halkların İklim Zirvesi'ne destek çağrısı yapan Nigar Duru, “Antalya'da 9-20 Kasım'da COP31 İklim Zirvesi olacak. Cengiz Holding'den Simpaş'a kadar pek çok sermaye grubu davet edildi. Biz de protesto ediyoruz. Doğanın yok edilişinden kadınlar çok etkileniyor. Kadınlar çok olursa çok daha güçlü ses oluyor. Halkların İklim Zirvesi oluşumuna destek çıkmanızı, birlikte hareket etmemizi öneriyorum. Baro öncülüğünde bir grup da karşı çıkıyor. Halklar kelimesinden bile rahatsız olanlar var. Özellikle kendini sol diye tanımlayan bazı kesimler, HDK'lilerin öncü olmasından dolayı mitinge gelmiyorlar. Hatta Emek ve Demokrasi Güçleri'nin dahi katılmasını istemediler. Ama miting yapılacak. Oysa seslerimizi birleştirmemiz, halklar kelimesinden korkmamamız lazım” ifadelerini kullandı.
 
‘Hayvanlarla barışmayan barışı yapamaz’
 
Besriye Tekgür ise ekoloji mücadelesinin hayvan haklarını da kapsaması gerektiğine vurgu yaptı. “Hayvanlarla barışmayan barışı yapamaz. Bütün Kürdistan'da maden arama çalışmaları başlatıldı. Yirmi yıl önce yaşam alanlarını korumayı gündemimize alsaydık bugün bunları konuşmamış olacaktık" diyen Besriye Tekgür, konuşmasını şöyle sürdürdü: "Kendi alanımıza dokunulduktan sonra gündemimize giriyor. Kadın arkadaşların alanda olmasına rağmen bu alanda erkeklerin ön planda olduğunu görüyoruz. Kadın arkadaşların bu konuyu gündemlerine almalarının, kendi emeklerine ve yaşam alanlarına sahip çıkmalarının önemli olduğunu düşünüyorum. Hak, hukuk diyorsak hayvanlara da hak istemeliyiz, onlarla da barışmalıyız. Türkiye'nin 81 ilinde sokak hayvanları kalmadı, ölüm kamplarına gönderildiklerini biliyoruz. Belki gerçekten gündemimizde olsaydı sokaklarda olurduk.”
 
‘Doğa özgürleşmeden kadın özgürleşmez’
 
Ecehan Balta, iklim krizinin kadınlar ve çocuklar üzerindeki etkilerine değindi. Bangladeş'teki su kaynaklarının azalmasını ve tarım alanlarının tuzlanmasını örnek gösteren Ecehan Balta, “Genellikle kadınlar ve çocuklar kuyulara, uzak yerlere su almak zorunda kalıyorlar. Bu su da bitince şehirlerin kenarlarında barakalarda yaşamak zorunda kalıyorlar” diye belirtti. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğiyle ekolojik yıkımın birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Ecehan Balta, “Toplumsal cinsiyet eşitsizliği ile doğa meselesi aynı jetonun iki yüzü. Antalya'da iklim zirvesi olacak. Zirvelerde toplumsal cinsiyet eşitliği konuşulacak diye karar alınmıştı ama daha ilk senesinde yok. Biz 14-18 Kasım'da Halkların İklim Zirvesi'nde orada olacağız. Doğa özgürleşmeden kadın, kadın özgürleşmeden doğa özgürleşmez” ifadelerini kullandı.
 
‘İliç davası yeterince desteklenmiyor’
 
Avukat Akçay Taşçı, İliç'teki maden katliamına ilişkin dava sürecine dikkat çekerek şunları söyledi: “Dokuz işçi İliç'te madende katledildi. Birçok sivil toplum kuruluşunun, CHP ve DEM Parti'nin katılma talepleri reddedildi. Aileler şikâyetlerinden vazgeçirildi. Şu an sadece üç aile şikâyetçi. Uğur Yıldız'ın ailesi adalet mücadelesine devam ediyor. Duruşması 26 Ocak 2027'ye atıldı ama dosyada hiçbir tutuklu yok. Çok yoğun bir destek de yok. Sevda Anne'nin mücadelesi sadece kendi çocuğunun mücadelesi değil, işçinin yaşam hakkının değersizleştirilmesine karşı da mücadele, aynı zamanda ekoloji mücadelesi.”
 
‘Ortak mücadele hattı kurmak gerekiyor’
 
Elif Çoban, savaş politikaları ile doğa üzerindeki tahribatın birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirterek şöyle konuştu: “Barıştan söz ettiğimizde doğa sömürüsünde savaşın ne kadar etki ettiğini konuşmalıyız. İktidar doğaya düşman ama ekokırım politikası yerine göre değişiyor. Kürdistan'da daha savaşa yönelik bir saldırı olarak ekokırım politikalarını uyguluyor. Ortak bir mücadele hattı kurmak gerekiyor. Burada farklı mücadele geleneklerinden gelen kadınlarız. Bu, ortak birleşik mücadeleyi ekoloji alanında nasıl kurarız sorusunun cevabını arayabileceğimiz bir alan. Kadın ve doğa birbirine benzeyen gerçeklikler. Bizler doğanın içinde varlıklarız ve doğayla birlikte yaşamayı bilmeliyiz. Kadını da doğayı da devlet sömürüyor. Doğa mücadelelerinde öncülüğü yapan yine kadınlar oluyor.”
 
‘Barış mücadelesi ekolojik yıkımı da kapsamalı’
 
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Şirnex Milletvekili Newroz Uysal, savaşın ekolojik yıkımla ilişkisine dikkat çekti. Newroz Uysal Aslan, şunları kaydetti: “Barış mücadelesi, savaşın yol açtığı ekolojik yıkım, rant ve sermaye politikalarını da kapsamalı. Şırnak şu an Cudi'deki kömürle, Gabar'daki petrolle ekonomik vaatler üzerinden gündeme getiriliyor. Özel güvenlik bölgesi ilanlarıyla köyler boşaltıldı, halkın olmadığı bu alanlar maden şirketlerine açıldı. Gabar'da 80'den fazla rafineri var ve petrol arama çalışmaları büyük bir su sıkıntısına neden oluyor. Besta'da ve Kürdistan'ın birçok yerinde ağaç kesimleri devam ediyor. Barışı konuşacaksak savaşın yarattığı ekolojik yıkımı da konuşmalıyız. Besta'dan Varto'ya, Akbelen'den Karadeniz'e, Ege'ye kadar ortak mücadeleyi büyütmeliyiz. Kenya ve Kolombiya örneklerinde olduğu gibi kadınların öncülüğünde doğayı koruyan, yerel halkın üretimini esas alan çalışmalar yürütülmeli. Biz de bir barış sürecinden geçiyoruz. Demokrasi, çatışmaların durması kadar ekoloji ve kadın özgürlüğü meselesini de gündemimize alıyor. Ekoloji, kadın özgürlüğü ve yaşamın özgürleşmesiyle birlikte ele alınmalı.”
 
‘Politik alanda kazanmadan hiçbir alanda kazanamayız’
 
Tevgera Jinên Azad (TJA) aktivisti Sabahat Tuncel, ekoloji mücadelesinin politik yönüne vurgu yaptı. Ekoloji mücadelesinin aynı zamanda politik bir mücadele olduğunu hatırlatan Sebahat Tuncel, "Biz Kürt kadınları olarak politik alanda kazanmadan hiçbir alanda kazanmanın mümkün olmadığını söyleriz. Ben Alevi kültüründen geliyorum; doğada her şeyin canlı olduğuna, öldüğünde başka bir canda doğacağına inanırız. Ağacı, taşı, kuşu incitmeyen böyle bir kültürle büyüdük ama bu aynı zamanda bilinç meselesidir. Yıllar önce parti içi eğitimlerimizde kapitalist modernitenin yarattığı yıkımı, emeğimizi ve bedenimizi nasıl sömürdüğünü anlatıyorduk. Cizre'de eğitim verdiğimiz bir arkadaşımız sunumun sonunda, ‘Sebahat Tuncel, bütün bu yaşadıklarımız bu kapitalist zalim yüzünden mi?’ diye sordu. Kapitalizmi ‘zalim’ kelimesinden daha iyi tarif eden bir tanım yok. Kapitalist modernite yaşam alanlarımıza, toprağımıza göz koymuş durumda; her şeye kâr ve para üzerinden bakıyorlar. Politik alanda kazanmak, kapitalizme karşı ekolojik toplumu savunmak zorundayız. ‘Demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü yaşam’ sadece bir slogan değil, yaşamın kendisidir. Ekolojik bilinç olmadan yaşam da sosyalizm de gelecek de olmaz” dedi.
 
‘Adaletin olmadığı yerde barış ertelenmiş çatışmadır’
 
Konferansın “Barış ve adalet mücadelesini konuşuyoruz” başlıklı forumu ise Bircan Yorulmaz ve Ceren Bayar'ın kolaylaştırıcılığında gerçekleştirildi.
 
Açılışta konuşan Bircan Yorulmaz, barışın adaletten ayrı ele alınamayacağını vurgulayarak, “Martin Luther King, ‘Gerçek barış yalnızca gerilimlerin yokluğu değildir, adaletin varlığıdır’ diyor. Aslında bu oturumun özü bu cümlede yatıyor. Adaletin olmadığı yerde sağlanan barış, olsa olsa ertelenmiş bir çatışmadır” dedi.
 
Bircan Yorulmaz, kadınların barış mücadelesinin tarihsel önemine de dikkat çekerek şöyle devam etti: “1915 yılında, Birinci Dünya Savaşı sürerken 12 farklı ülkeden binlerce kadın Hollanda'nın Lahey kentinde bir araya gelerek barışı konuştu. Ülkelerinin savaş ilanlarına rağmen bir araya gelip barış hakkında konuştular ve kararlar aldılar. Bu bize barışın yalnızca büyük masalarda yapılan görüşmelerle gelmeyeceğini, en çok da savaşın mağduru olan kadınların konuştuğu bir konu olması gerektiğini gösteriyor. Bugün de bunun için bir aradayız.”
 
Bircan Yorulmaz, konuşmasının sonunda cezaevlerinde barış ve adalet bekleyenlere selam gönderdi.
 
‘Kadın savaşçılar için ayrıca politika üretilmeli’
 
Esra Çuhadar, barış sürecinde ortak hareket edebilmek için yeni yöntemlerin geliştirilmesi gerektiği dile getirdi. “Birlikte hareket etmekte hemfikiriz ancak nasıl kısmına kafa yormak gerekiyor. Yeni yöntemler katmamız gerektiğini düşünüyorum. Diyalog yöntemi üzerinde durmak ve bunu daha yapılandırılmış bir şekilde yapmamız gerekiyor" diyerek diyaloğun önemine vurgu yaptı. Esra Çuhadar, "Farklı görüştekilerle nasıl diyalog kurarız, çok önemli. Gerçekten empatinin oluşabileceği bir ortamın yöntemleri geliştirilmeli. Bunu sivil toplum olarak da yapabiliriz, devletten desteğe ihtiyacımız yok. İkinci olarak kadınlar olarak ortak istediğimiz minimum olarak ne? En azından partilerde yüzde 30 kotasını isteyebiliriz. Tabii ki kota tek başına yeterli değil. Sürecin kapsayıcı olması, sürece eşit katılım ve sonucun da kapsayıcı olması, yani esasta adil olmak önemli. Geri dönüş yapacak kadın savaşçıların verilerinin ayrı toplanması, ihtiyaçlarının tespit edilip buna göre politika üretilmesi yönünde komisyonlara baskı yapılmasını öneriyorum” diye konuştu.
 
‘Acılara değil kazanımlara odaklanmalıyız’
 
Nesrin Akgül ise kadınların mücadeleyle elde ettikleri kazanımları esas alması gerektiği söyledi. Geçmişte yaşanan acılardan çok mücadeleyle edilen kazanımlara odaklanmak gerektiğini söyleyen Nesrin Akgül, konuşmasının devamında şunları kaydetti: "Kürt kadınları olarak burada halklarla, kadınlarla birlikte neler yapacağımızı tartışma noktasına geldik. Bu büyük bir kazanım. Birlikte yaşama kararlılığıyla yol alıyoruz. Kürt sorunu üzerinden başlayan sözümüz, Türkiye yurttaşlığı ve Ortadoğu kimliği üzerinden devam ediyor. Kadınlar demokratik cumhuriyeti nasıl tartışacak, nasıl bir gelecek tahayyülünde olacak ve birlikte barışı nasıl inşa edecek? Bunları daha güçlü tartışmalıyız. Demokratik entegrasyon ve demokratik cumhuriyet, birlikte yaşamaktan vazgeçmek değil; devleti değiştirerek, toplumun kendine kamusal yaşam alanları oluşturmasıyla birlikte yaşamanın yeni bir projesini inşa etmektir.”
 
‘Abdullah Öcalan'ın özgür olmasını istiyoruz’
 
Barış Annesi Nezahat Teke, barışın sağlanması ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın özgürlüğüne ilişkin taleplerini dile getirdi. Nezahat Teke, şöyle konuştu: “Barış nerede, barışın rengi nasıl, barış nasıl yaşanır? Artık bulmak ve yaşamak istiyoruz. Hangi zeminin daha çok bedel ödediğine bakmadan barışı kurmalıyız. Gelinen aşamada bunun için mücadele edilmeli. Devlet el uzattı ama arkasında Sayın Abdullah Öcalan'ın büyük emeği var. O tecrit koşullarında yaratılan emeği görmek ve önemsemek gerekiyor. Ben tüm dillere saygı duyuyorum, bununla beraber benim dilimin yasaklandığı yerde o dillere saygı duymam beklenmemeli. Cezaevinde Sayın Öcalan'ın mekân değişikliğine gitmesinden ziyade onun Amed'de özgür şekilde yaşamasını talep ediyoruz. Kızım onun özgürlüğü için bedenini ateşe verdi. Ben Sayın Abdullah Öcalan'ın özgürlüğünü talep etmesem kızıma ihanet etmiş olacağım. Yarın saat 12.00'de Kurtuluş Parkı'ndaki nöbet eylemine herkesi çağırıyorum.”
 
‘Kimliklerimizi değiştirmeden yan yana durmak çok kıymetli’
 
Sevinç Çakır da farklı mücadele deneyimlerine sahip kadınların dayanışmasının önemine vurgu yaptı. Kendi adalet mücadelesini anlatan Sevinç Çakır, şöyle konuştu: “Ankaralıyım, Türküm, acılarımızı tanıştırmak için buradayım. 15 Temmuz sonrası oğlum kursiyer teğmendi, ağırlaştırılmış müebbet aldı. İnsan hayatının değersizliğini her coğrafyada yaşıyoruz. Emine Şenyaşar 5 yıl Urfa'daki Adalet Nöbeti'ni Ankara'ya taşıdı. Gidip destek vermek istediğimde Kürtçe konuşuluyordu, anlaşamadık ama yürek diliyle anlaştık. Ben de bir adalet nöbeti başlatacağımı söyledim. AYM önüne engelli kızımla gittik, polis kızımın pankartını gördü. O an polis müdahale ederken Emine Anne yanındaki vekilin bileğinden tuttu ve ‘Bu anneyi verme’ diyordu. Dört ay beraber nöbet tuttuk ama aramıza polis bariyeri kuruldu, yanına gitmek istediğimde bana izin verilmedi. Hâlâ üç yıldır adalet nöbetindeyim. Dayanışma deniyor ya, müzakere süreci beni heyecanlandırdı. İktidarın medyasının kısıtlamasına direnmeye çalışıyorum. Dayanışmayı artıracağız. Kimliklerimizi değiştirmeden yan yana durmak çok kıymetli.”