TJA: 25 Kasım’ı büyüyen öfkeyle örgütleyeceğiz

  • 13:30 2 Kasım 2026
  • Güncel
MÊRDÎN – “Öz güç ve özgür iradeyle şimdi kadın zamanı” şiarıyla 25 Kasım deklarasyonunu açıklayan TJA, “25 Kasım’ı umutla ama büyüyen bir öfkeyle örgütleyeceğiz” diyerek kadınları, kadın özgürlükçü demokratik toplumu inşa etmek için mücadeleyi büyütmeye çağırdı.
 
Tevgera Jinên Azad (TJA), 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü kapsamında hazırladığı deklarasyonu Mêrdîn’de eski belediye binası önünde açıkladı. “Öz güç ve özgür iradeyle şimdi kadın zamanı” şiarıyla gerçekleştirilen açıklamada, kadınlara mücadeleyi büyütme ve kadın özgürlükçü demokratik toplumu inşa etme çağrısı yapıldı.
 
Açıklamanın gerçekleştirildiği alana katledilen kadınların fotoğrafları ile “Jin, jiyan, azadî”, “Bijî tekoşîna jinan” ve “Katledilenleri kadın devrimiyle ölümsüz kılacağız” yazılı dövizler asıldı.
 
‘Miras kalan mücadeleyi büyüteceğiz’
 
Açıklamada ilk olarak söz alan Mêrdîn Büyükşehir Belediye Eşbaşkanı Devrim Demir, kadınlara yönelik saldırılara karşı mücadeleyi sürdüreceklerini belirterek, “Kadınlara yönelik gerçekleştirilen saldırılara karşı mücadele edeceğiz. Kimliğimize, varlığımıza, dilimize karşı kadın özgürlük mücadelemiz sürecek. 25 Kasım’da sözümüzü tekrarlıyoruz: Kadının kimliğini, varlığını ortadan kaldırmak isteyen zihniyete karşı mücadele edeceğiz. Bize miras kalan mücadeleyi büyüteceğiz. Mirabel kardeşlerden bu yana mücadele eden bütün kadınları anıyoruz ve mücadele sözü veriyoruz” dedi.
 
Konuşmanın ardından TJA aktivisti Çimen Fidan, 25 Kasım deklarasyonunu okudu.
 
Deklarasyonda şu ifadelere yer verildi:
 
“TJA olarak; 25 Kasım’a dair deklarasyonumuza Mirabel kardeşler şahsında özgürlük mücadelesinde katledilen ve erkek şiddeti ile öldürülen bütün kadınları sevgi ve minnetle anarak başlamak istiyoruz. Öldürülmek, kapatılmak, metalaştırılmak istenen ama yaşamı güzelleştirmek, barışı toplumsallaştırmak, adaleti sağlamak için mücadele eden kadınlar olarak; bu yıl da 25 Kasım’ı ‘Jin Jiyan Azadî’ diyerek, görkemli direnişimizle karşılıyoruz. Varlık gerekçemiz olan özgürlük mücadelemizle senenin her gününden daha büyük öfke ve daha fazla kararlılıkla alanlarda olmaya devam edeceğiz. Bizler, erkek egemen sistemin şiddet ve kırım politikaları karşısındaki mücadelemizde her zamankinden daha iddialı ve kararlıyız. Çünkü barışın ve demokratik toplumun inşası, kadınların şiddetsiz yaşam talebinin mümkün olabileceğinin garantisidir, buna inanıyoruz. Bu temelde, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın, Barış ve Demokratik Toplum Çağrısıyla başlattığı ve bu sürecin her anında gösterdiği kadın yoldaşlığını sahipleniyor ve saygıyla selamlıyoruz. Demokratik toplumun sosyalist kadınların öncülüğünde ve özgür Önderlikle inşa edileceğinin mücadele sözünü veriyoruz.
 
Gerçek bir toplumsal barışın eşitsizliğin sona ermesiyle mümkün
 
Elbette biliyoruz; Kadınla erkek arasında binlerce yıl süren eşit, adil, uyumlu ilişki erkek lehine, kadın aleyhine ters yüz edildi. Gelişen şiddet, tecavüz, kapatma kültürü toplumsal sorunların da kaynağı oldu. İnşa edilmiş mevcut erkeklik vahşi bir katilin zihniyet yapılanmasını oluşturdu. Bu katil, kastik bir şekilde kendini kurumsallaştırdı; politikalarıyla kadınları yaşamdan koparmak istedi. Tüm bunlar, erkek egemen sistemin kadın varlığına tahammülsüzlüğü sonucunda açığa çıkarıldı. Dünyada kadın cenazelerinin kalkmadığı bir gün yoksa eğer bu ancak kastik katile dönüşmüş erkekliğin sağlamlaştırılan konumu ile ifade edilebilir. Bu katil evlerimizin içinden, en büyük kurumsal yapılara kadar kendisini her gün örgütledi, örgütlemeye devam ediyor.
 
Kadın cinayetlerinin ideolojik zeminini bütün kurumlarıyla oluşturan ve katilleri cezasız bırakan devlet aklı gücünü en fazla da yarattığı ailelerden alıyor. Baskılayan, yasaklayan, cezalandıran devlet aklı, aile içerisinde baba, abi, dayı, amca, eş olarak karşımıza çıkıyor. Aile içi şiddet, özel alan bahane edilerek mücadele alanı olmaktan çıkarılmak isteniyor. Bizler, özgürlük mücadelesinde ısrarlı olan kadınlar, özgür eş yaşam felsefesi ile; aile olacaksa da şiddetin kökeni değil barışın kaynağı olsun istiyoruz. Gerçek bir toplumsal barışın ancak şiddetsiz bir dünyada, iki cinsin birlikte mücadele etmesiyle, eşitsizliğin sona ermesiyle mümkün olacağına inanıyoruz.
 
Kadın ölümlerinin arkasında erkek egemen sistem ve onun koruyucuları var
 
Ancak ulus devlet aklının aile yapısı gibi yargısı da kadın kırımında ısrar ediyor. Bunu Gülistan Doku davasında gördük; üstü kapatılan kadın cinayeti devletin bütün imkanları seferber edilerek işlendi, Gülistan’ın akıbetinin unutulması için Dersim’de bulunan bütün devlet kurumları organizeli cinayet işledi. Rojin Kabaiş dosyasında gördük; şüpheli ölümü hala aydınlatılmadı, adalet mekanizmaları kadın cinayetleri söz konusu olunca ağırdan alınmaya devam etti. Erkek egemen yargı kararları ile katillere adeta ödül gibi sözde cezalar verildi. İpek Er’e tecavüz ederek intihar etmesine sebep olan Musa Orhan geçtiğimiz günlerde intihara yönlendirme suçundan beraat aldı. Siverek’te kaçırılarak zorla evlendirilmek istenen genç bir kadının davasında, mahkeme heyeti faili koruyan, genç kadını suçlayan söylem ve tutumlarıyla tarafını bir kez daha belli etti.
 
Bütün kadın ölümlerinin arkasında erkek egemen sistem ve onun koruyucuları var. Sözde ‘intihar’, ‘şüpheli’ olarak kayda geçirilen her ölümün arkasından bir veya birçok erkek çıkıyor. Bunu Yalova’da katledilen Semiha Sözer davasında gördük; eşi tarafından kayalıklardan itilerek ‘kaza süsü’ verilen cinayette, failin eş olduğu, kadınların mücadelesi ile ortaya çıktı. Bu sene Urfa’da katledilen Emine Kurt, balkon korkuluklarına bağlı bulundu. Önce intihar denilen cinayetin, eşi tarafından işlenip intihar süsü verildiği ortaya çıktı. Kadınların ölümlerinin aydınlatılması için uğraşması gereken mahkemeler fail(leri) aklamak için uğraşıyor.
 
Kadın düşmanlığı toplumsal barışa olan düşmanlığın kendisidir
 
Dünya üzerindeki bütün savaşlardan daha fazla kaybın kadın cinayetleriyle yaşatıldığını bugünkü istatistiklerden de görebiliyoruz. Dünyada her gün en az yüz seksen kadın katlediliyor, her yıl yüz bine yakın kadın, erkek şiddeti ile öldürülüyor. Her üç kadından birisi fiziksel şiddete, her iki kadından birisi ise hayatları boyunca psikolojik şiddete maruz kalıyor. Kadın ve çocuk kaçakçılığı her geçen gün artıyor, kırk milyondan fazla çocuk ve kadının fuhuşa sürüklendiği biliniyor. Kadınlar dünyanın farklı coğrafyalarında kaçırılmaya, kimi ülkelerde zorla evlendirilmeye kimi ülkelerde köle gibi çalıştırılmaya kimi ülkelerde ise porno, fuhuş gibi sektörlere zorla sokularak bedenleri alınıp satılmaya devam ediyor. Kadınlara karşı adı konmamış bu savaş, dünyanın her yerinde her gün yaşanmaya devam ediyor!
 
Ne kadar çok kadın katlediliyor ve şiddete maruz kalıyorsa o kadar çok kadın düşmanlığı vardır, diyoruz. Bu kadın düşmanlığı bilgiye, ahlaka, adalete, toplumsal barışa olan düşmanlığın kendisidir. Oysa biliyoruz ki düşünmesi, konuşması, giyinmesi, yürümesi yasaklanan kadın kimliği insanlık tarihinin uzun bir döneminde bilgeliğiyle, yönetim yeteneğiyle, adaletiyle; toplum şahsında saygınlığa ulaşmıştır.
 
Siyaset üreten yüzlerce Kürt kadın tutsak
 
Bugün Orta Doğu‘nun karanlıkta kalmasının en temel sebeplerinden biri olan kadınların kapatılması; bir zamanlar kadınların öncülük ettiği ve berekete, barışa, doğayla uyuma dayalı olan inanç sisteminden kadının koparılmasıyla, dışlanmasıyla da kurumsallaştırılmıştır. Sistem bu coğrafyada kadınları kapatmakla kalmamış; küçük yaşta kız çocuklarının evlendirilmesinden tutalım kadınların yaşamın neresinde, ne kadar duracağına kadar erkeklerin belirlediği kurallarla kendini sürdürmüştür.
 
İtiraz eden, kadın özgürlüğü ve eşitliği için mücadele eden, siyaset üreten yüzlerce Kürt kadının bugün Türkiye zindanlarında on yıllara varan cezalarla tutsak edilmesi; İran zindanlarında Pexşan Ezîzî, Şerife Muhammed, Werîşe Muradî şahsında verilen idam kararları bu politikaların ispatıdır. Yine yoksulluk, ayrımcılık, eşitsizlik zemininde suça sürüklenen adli kadın mahpuslar da aynı kadın kırım politikalarının sonucu olarak cezaevlerinde tutuluyor, tecavüz, taciz, kötü muamele karşısında savunmasız bırakılıyor.
 
Kadınların düşüncesi, duygusu ve maneviyatı da yok edilmek isteniyor
 
Kadını, fiziksel şiddetle iradesizleştirmek isteyen zihniyet artık bir zamanlar şifacı olan kadınlardan çalınan tıp bilimiyle de kadın kırımının düzeyini akıl almaz sınırlara taşıyor. Kadın bedeninin sözde tıbbi operasyonlarla şekillendirilmeye çalışılması kadın kırımının güncel politikaları olarak bizlerin de mücadele etmesi gereken yeni kadın kırım politikaları olduğunu gösteriyor. Kapitalist modernitenin moda, güzellik, ideal beden algısıyla kadının saçından tırnağına kadar her türlü kimyasal bileşenle piyasa malzemesi yapmaya çalışılmasının erkek egemen zihniyetten bağımsız ele alınamayacağını biliyoruz. Bu politikalarla kadınların bedeni kadar düşüncesi, duygusu ve maneviyatı da yok edilmek isteniyor, güzellik adı altında adeta her bir zerresi piyasalaştırılmış kadın gerçekliği yaratılmak isteniyor.
 
Biliyoruz ki; Kürdistan’da uzun yıllardır sistematik bir şekilde sürdürülen özel savaş politikaları bugün de devam ediyor. Çocuklar ve genç kadınlar, kendi kültüründen, tarihinden koparılmaya çalışılarak; yozlaşmış bir yaşamın içerisine sürüklenmek isteniyor. Dizilerle, dijital medyayla, tüketim kültürüyle insanı, kadını öldürebilecek düzeye getirilen çocukların ve gençlerin uyuşturucu ve fuhuşa sürüklenmesi, bunların kasıtlı bir şekilde evlerimize, sokaklarımıza kadar getirilmesi asla tesadüf değildir. İlk toplumsallığın kurulduğu kadın-çocuk ilişkisi, uyuşturucu kullanımının beş yaşına düştüğü, milyonlarca çocuğun, gencin hayatıyla oynandığı bu politikalarla yok edilmeye çalışılıyor. Bu, biz kadınlar açısından toplumun katledilmesi, toplum kırımı girişimidir.
 
Ekolojik yaşamdaki ısrarımız devam edecek
 
Bilinmelidir ki Kürdistan doğasında sermayenin ve ulus devletin özel savaş politikalarıyla sürdürdüğü ekolojik kırımla da yapılan toplum kırımın derinleştirilmesidir. Eko kırımla, biz kadınlar doğal yaşam ve üretim alanlarından koparılmak isteniyoruz. Özgürce yaşayacağımız, üreteceğimiz, kültürümüzü sürdüreceğimiz hiçbir mekânımız kalmasın isteniyor. Ancak TJA olarak ekolojik yaşamdaki ısrarımızı; kentlerimiz kadar köylerimizi, sokaklarımızı, mahallelerimizi, nehirlerimizi, dağlarımızı ekolojik bilinçle korumaya, yeni yaşam alanlarını da bu bilinçle inşa etmeye devam edeceğiz.
 
Şiddete karşı şimdi kadın zamanı
 
Anadilin fiilen ve resmiyette yasakçı politikalarla engellenmesiyle pekiştirilmek istenen de toplum kırımı, kadın kırımıdır. Siyasetini ana dilinde üretemeyen, savunmasını ana dilinde yapamayan, şiirini, romanını anadilinde yazamayan kadınlığı inşa etmeye çalışmak; kadın şahsında bir halkı kırımdan geçirmeye çalışmak demektir. Bunun bilinciyle kadına yönelik şiddete karşı sesimizi en çok da anadilimizde yükseltiyor; ‘Şiddete karşı şimdi kadın zamanı’ diyoruz.
 
Örgütlü mücadelemiz en büyük öz savunmamız olacak
 
İnsanlık tarihinde yarattığı bereketlerle, bu bereketin adil dağıtımıyla bilinen kadın bugün ekmeğe muhtaç hale getirilmiştir. Derin kadın yoksulluğu erkek egemen zihniyetin en korkunç politikalarından biri olarak işlemeye devam ediyor. Kadınlar hem yaşamdan hem üretim alanlarından dışlanıyor; evin içinde ve dışında açığa çıkardıkları emek görünmez, değersiz kılınıyor. Ama bunun karşısında da çözümsüz değiliz, olmadık. Biz kadınları toplumdan, toplumu üretimden ve komünal değerlerden koparmak isteyen erkek egemen ve kapitalist sisteme karşı örgütlü kadın mücadelesini büyütmekten başka bir yolumuz olmadığını biliyoruz. Kapitalist modernitenin, ulus devletin ve egemen erkeğin politikaları karşısında yeni bir yaşamı, demokratik toplumu inşa etmeye devam edeceğiz. Örgütlü mücadelemiz en büyük öz savunmamız olacak.
 
25 Kasım’ı da umutla ama büyüyen bir öfkeyle örgütleyeceğiz
 
Kadim Kürdistan coğrafyasında Kürt kadınlar olarak yaşamı birlikte sürdürmenin formüllerini her zaman yarattık, ortak acılar karşısında kendimizi hep yeniden doğurduk. Birlikte doymanın, birlikte üretmenin, birlikte direnmenin formüllerini komünal yaşam köklerimizden aldık. Bugün de bütün şiddet politikalarına rağmen o köklerin üzerine yükseliyoruz. Demokratik komünal yaşamın inşası en büyük mücadele gerekçelerimizden biri olmaya devam ediyor. Kendi tarihsel toplumsal yaratımlarımızla, jineolojî temelinde yeniden buluşarak; şiddet karşısında, kadının öz gücü, özgür iradesi ve özsavunmasıyla duyguda, anlamda ve yaşamda komünaliteyi örgütleyerek bu şiddet sarmalını kıracağız.
 
Sistemin Özgür Kadın Hareketine, kadın düşmanı, geri geleneksel, milliyetçi, dinci politikalarıyla; kurumlarıyla, bütün teknolojik, dijital, medya aygıtlarıyla saldırması bizleri, birbirimizin yurdu olmaktan, erkek egemen şiddete karşı kadın dayanışmasıyla mücadele etmekten hiçbir zaman geri düşürmedi. Nerede olursak olalım; katili de zihniyetini de tanıyor, bir adım dahi geri adım atmıyoruz.
 
Onurlu bir yaşam, özgür bir gelecek, şiddetsiz bir dünya için bu 25 Kasım’ı da umutla ama büyüyen bir öfkeyle örgütleyeceğiz. Bütün kadınları ev ev, sokak sokak alanlarda olmaya, erkek egemen sistemi yıkana, kadın özgürlükçü demokratik toplumu inşa edene kadar mücadele etmeye çağırıyoruz.”
 
Deklarasyonun okunmasının ardından açıklama, sloganlarla sona erdi.