Kadınlardan uyarı: Rojava zayıflatılırsa İran da karanlığa gömülür
- 12:27 3 Şubat 2026
- Güncel
HABER MERKEZİ - Kadınların Ulusötesi Demokratik Platformu, Rojava’ya yönelik saldırılara ve bu sürecin İran’daki toplumsal mücadelelerle doğrudan bağlantısına dikkat çekerek, otoriter ve güvenlikçi düzenin yeniden inşasına karşı halkları dayanışmaya çağırdı.
Kadınların Ulusötesi Demokratik Platformu, Ortadoğu kamuoyuna hitaben yayımladığı bir açıklamayla bölgede yaşanan güncel gelişmelere, Rojava’daki halkçı projelerin zayıflatılmasına ve bu sürecin İran’daki durum ile toplumsal hareketlerin geleceğiyle olan doğrudan bağlantısına dikkat çekerek uyarıda bulundu. Açıklamada, Ortadoğu’da otoriter ve güvenlikçi düzenin yeniden üretilmesine karşı, dayanışma ve tarihsel sorumluluğun gerekliliği vurgulandı.
Açıklamada şu ifadelere yer verildi:
“Ortadoğu bir kez daha tarihsel bir yeniden yapılanmanın eşiğinde durmaktadır; ancak bu yeniden yapılanma halkların iradesinden değil, kapalı kapılar ardında, güvenlik anlaşmaları, istikrarsızlık mühendisliği ve eski düzenin yeniden üretimi temelinde şekillenmektedir. Bugün Suriye’de, Rojava’da, İran’da, Irak’ta ve Filistin’de yaşananlar tek bir sürecin birbirine bağlı halkalarıdır: halk hareketlerinin kontrol altına alınması, alternatif projelerin zayıflatılması ve özgürleştirici siyasetin devletler ve güç blokları arasındaki pazarlıklarla ikame edilmesi.
Bölgenin tarihsel deneyimi - dünya savaşları sonrası yapılan bölüşümlerden Sykes–Picot’a, Sovyetler Birliği’nin geri çekilmesinden sonra Kürdistan Cumhuriyeti’nin tasfiyesine ve bugüne kadar - defalarca göstermiştir ki halklar kendi güçlerine dayandıklarında, büyük güçlerin vaatleri, tehditleri ya da ihanetleriyle saf dışı bırakılmaya çalışılmışlardır. Rojava da bu kuralın dışında değildir. Kobanê’nin özgürleştirilmesinin yıldönümünde, tam da sembolik bir anda gerçekleşen saldırı açık bir mesaj taşımaktadır: halkların birlikte yaşamını, toplumsal cinsiyet eşitliğini ve halk temelli öz-yönetimi gerçeğe dönüştürebilecek her proje, egemen düzen için tehlikelidir.
Kılıç altında yapılan barış
Bu çerçevede, QSD ile Suriye yönetimi arasında yakın zamanda varılan anlaşma yalnızca bir 'geri çekilme' ya da 'diplomatik zafer' olarak değerlendirilemez. Bu anlaşma, eşitsiz bir güç dengesi içinde ve kılıç altında yapılan bir barışın ürünüdür; Türkiye’nin doğrudan gözetimi ve desteği altındaki onlarca İhvancı ve DAİŞ bağlantılı grubun hiçbir hukuki düzene bağlılık hissetmediği koşullarda son derece kırılgan bir barıştır. Geçmiş deneyimler göstermiştir ki, halk gücüne dayanmayan ve gerçek uluslararası destekten yoksun bu tür anlaşmalar, istikrar getirmekten çok zaman kazandırır; bu zaman ise çoğu kez halklara karşı kullanılır.
Devletlerin yıkıcı rolü
Bölgedeki gerici devletlerin bu süreçteki yıkıcı rolü inkar edilemez. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve diğer muhafazakar Arap devletleri, geçmiş on yıllarda para, ideoloji ve medya yoluyla köktendinciliğin yeniden üretilmesine katkı sunmakla kalmamış, bugün de 'yukarıdan istikrar' projelerine eşlik ederek halklar arası uzlaşma çizgisinin zayıflatılmasına fiilen ortak olmaktadır. İhvancı Türkiye ise orduyu, vekil güçleri ve geniş medya propagandasını eş zamanlı kullanarak etnik ve mezhepsel fay hatlarını yeniden harekete geçirmeye çalışmaktadır; demokratik konfederalizmin yıllardır etkisizleştirmeye çalıştığı araçlar tam da bunlardır.
Abdullah Öcalan’ın mesajı ve saldırılar
Bu sürece karşılık, Abdullah Öcalan’ın Şubat 2025’te yayımlanan barış mesajı; halkların uzlaşmasını, barışçıl birlikte yaşamı ve herkesin siyasi geleceğe eşit katılımını vurgulayarak, sürekli savaş mantığını kırmaya yönelik bilinçli bir girişimdir. Tesadüf değildir ki bu mesajın hemen ardından Halep’e ve sonrasında Rojava’ya yönelik yeni saldırılar başlamıştır. Bu eşzamanlılık, hedefin yalnızca bir bölge değil, bir düşünsel ve siyasal ufkun etkisizleştirilmesi olduğunu göstermektedir.
İran’daki pazarlıklar
Bu durumun İran ile bağlantısı doğrudan ve hayati önemdedir. 'Jin, Jiyan, Azadî' hareketi, İran toplumunun geniş bir ortak ses oluşturma ve korkuyu aşma kapasitesine sahip olduğunu göstermiştir. Ancak kanlı baskı, kalıcı örgütlenmenin eksikliği ve net bir olumlu ufkun yokluğu, iktidara ve sermaye sistemine protestoyu yıpratma ve umutsuzluğa sürükleme imkanı tanımıştır. Bugün, Suriye’de siyasetin yukarıdan yapılan anlaşmalara indirgenmesi gibi, İran’da da halkın kaderi bölgesel ve uluslararası pazarlıkların kıyısında belirlenmektedir.Bu noktada küresel güçlerin rolü de açıkça dile getirilmelidir. ABD ve Avrupa, krizin köklü çözümü yerine 'kriz yönetimini' tercih ederek, sessizlikleri ya da fiili iş birlikleriyle halkçı projelerin zayıflatılmasına katkı sunmuşlardır. Julian Assange’ın ifşalarının da gösterdiği üzere, savaşlar kazananı olmayan yıpratma savaşlarına dönüşmüştür; bu savaşlardan kazançlı çıkanlar askeri sanayi ve kapitalist düzendir, bedelini ise halklar ödemektedir.
Tek alternatif halkın gücü
Bizler, Ortadoğu’nun geleceğinin ne otoriter devletler, ne köktendinci güçler, ne de perde arkasında yapılan anlaşmalar yoluyla inşa edileceğine inanıyoruz. Pratikte - her ne kadar sınırlı ve ağır bedellerle de olsa - kendini gösterebilen tek alternatif; örgütlü halk gücü, halkların birlikte yaşamı ve bilinçli direniştir. Bu deneyim Rojava’da yaşanmış, İran’da ise 'Jin, Jiyan, Azadî' ile başlamıştır.
Bölge kamuoyu şunu bilmelidir; Rojava’nın zayıflatılması, İran’daki umudun zayıflatılmasıdır; halklar arası uzlaşma çizgisinin söndürülmesi, yeni savaşların önünü açmaktır; halk siyasetinin yerini güç pazarlıklarının alması ise yalnızca krizin yeniden üretilmesine yol açar. Bu sürece karşı, halk hareketlerine bilinçli, eleştirel ve aktif destek vermek ahlaki bir tercih değil, tarihsel bir zorunluluktur.
Uyarıyoruz; bugün bu alternatif projeler yalnız bırakılırsa, yarın kapitalist vahşet ve bölgesel otoriterliğe karşı direnilecek hiçbir dayanak noktası kalmayacaktır. Ancak Rojava’dan İran’a ve ötesine uzanan halk hareketleri arasındaki bağ güçlendirilirse, bu tehlikeli durumun içinden hala daha insani ve adil bir ufuk açmak mümkündür.
Bu açıklama; halkların kaderi bir kez daha kapalı kapılar ardında belirlenmeden önce, uyanıklığa, dayanışmaya ve tarihsel sorumluluğa bir çağrıdır."







